Dünaydın Sevgilim – IV


Kayıptan Sesler Korosu
Günün batışı ile kalabalıklardan uzaklaşmış aynı klişeleri yemin saymış iki tane çaresiz yer ediyor beynimde. Her yere düşüşte en az sızlanan kahraman sayılıyor ve “hayal” adı verilen gerçeğin teorik kısmına adapte oluyor iki çaresiz. Belki bir temizlik adıdır hayal. Öyle olsa dahi bu temizliğin ardında bıraktığı çaresiz ve kahverengi iki tortu onlar.

Yan yana uzanmış aynı tavanın farklı çatlaklarında derman aramaktayız. Yorgan çenemize kadar gelmiş, çaresizlik paçalarımızdan boşalıyor. Gözlerimizi çok az kırpıyoruz, birbirimize hiç bakmadık, bakmıyoruz. Karanlık can sıkıntısı gibi duruyor bu gece. 18:03’te kalkan bir gemi ile ruhunu peşkeş çekiyorsun güneşin gittiği bir yere.

“Ne düşünüyorsun?” diye soruyorsun. Hayal gibi diyorum. Hayal gibi bu yaşadıklarımız. Sadece seni ben seslendirmiyorum. Gerçekmiş gibi konuşmaların. Yani rüyalarımdaki gibisin. Ama bu hayatın da birinin hayali olduğunu göz önüne alırsak hiçbir farkı yok yaşadıklarımızın kenarı ısırılmış bir hayalden. Bazen kalabalıklarda yürürken hayal kurarım senin üzerine, yüreğimin üstünde oynanıyor bu hikaye. Seni seslendirirken daha düzgün seçiyorum kelimeleri. Bense sürekli bir kekemeyi oynuyorum. Aşık olan sefil adam misali. Ama bu yaptığım çoğu insan için delilik ibaresi olduğu için içten içe seslendiriyorum konuşmaları. İkinci yastığımın yerinde sen yatıyorsun. Adlarınız aynı ama senin boyun biraz daha uzun. Ayrıca yastığım sen gibi kokmuyor. Konuştuğun zaman sesin yankı yapıyor. Ben seslendirince bu kadar gerçekçi değil işte. Pek bir farkı yok anlayacağın. Yüzünde anlam veremediğim bir tebessüm var. Bir gidişin karşı konulmaz gururu kemirmiş içini sanki. Uyku ile harap etmek istemiyorum bu zamanı. Seni seyredebilirim mesela.

Kayıp giden gözler arasında bazı yeminlerim sıkışıyor. Elim mahkûm sen yerine başka bir yastığa sarılmaya. Öyle yapıyorum aslında. Elini tuttuğumu hayal dahi edemiyorum. Bu bir temizlik ise demiştim, ellerimiz kirli kalıyor sevgilim.

Daha da gerçekçi olmaya başlıyor her şey. Sen yavaşça sokuluyorsun yanıma. Dışarda büyük bir tipi var. Kar yağıyor usulca ve poyraz esiyor bu gece. Camdan dışarıya bakıyorum. Kar taneleri yere düşüyor, poyraz alıyor bir daha vuruyor yere, bir daha, bir daha ve bir daha… Poyraz gibi insafsızsın sanki. Camların arasından sızan rüzgar sesi ninni gibi geliyor. Göz kapaklarının üzerine bir gidiş oturdu senin. Dalıyorsun adını dahi bilmediğin diyarlara.

Gece soğuk
Gece mavi
Gece titriyor

Sela sesi var. “Namaz” diyor imam, “uykudan hayırlıdır”. Bilirsin severim sabah ezanı dinlemeyi. Sen uyurken usulca terkediyorum yatağı. Ama seni değil, sakın yanlış anlama. Dinliyorum ezanı ve dua ediyorum. En günahsız gecelerim şahittir en berrak dualarıma. Sen daha rahat uyu şimdi sevgilim. . . .

Sabah uyandığımda yanımda olmadığını görüyorum fakat algılamam biraz zaman alıyor. Apar topar gittiğin belli üstümü açık bırakmışsın ve annemin de küçükken öğütlediği gibi “Üstü açık yatarsan gece üzerine kar yağar.” buz tutmuş her yanım. Gözlerim odayı talan ediyor bir iz, bir ışık bulmak için. Beyaz bir kağıt var masada. İşte orada duruyor yarım bıraktığım şarabın yanında. “Sana karalamışt…” diyerek üstünde durmuyorum. Aslında gözlerim biraz fransız kalıyor. Çünkü onlar aslında seni hiç görmediler. Bir fotoğraf karesinde gördüler belki ama mimiklerinle yüzünü hiç bağdaştıramadılar. Bu yüzden yaşla uğurlamıyorlar. Başka bir iz olmalı diyorum, sağı solu kolaçan ediyorum ve buluyorum mavi bir kağıda gazete harflerinden bıraktığın “Hoşçakal” yazısını. Galiba yazanın kim olduğunu bulamamam için böyle bir yöntem seçtin. Harfleri yapıştırırken de eldiven takmışsın. Bu profesyonelliğin karşısında sessiz kalıyorum. Ama yüreğim öyle değil. O yüzünü de gördü, mimiklerini de gördü, gülüşünü de. Yüreğime ağır geliyor bu gidiş. O da haklı aslında “ölmek istiyorum” diye yakarışlarına bir tek o şahit oldu. O da haklı…

Bir serinin bitişini belgeler gibi katlayıp cüzdanıma koyuyorum delilini. Bir gün dönsen bile sana öğrettiğim gibi; “Aşk vida mı ki çıkarıp tekrar takasın?” diyeceğim. Bu cümleyi kendine de söylediğin için algıda sorun çekmeyeceksin.

Ve ben
Cebimde
Sol gözü kör
Bir gece ile
Sevmiş
Biri
Olarak
Kalacağım
Sadece
Sevmiş

mirfan.K`
Reklamlar

Dünaydın Sevgilim – IV


Kayıptan Sesler Korosu
Günün batışı ile kalabalıklardan uzaklaşmış aynı klişeleri yemin saymış iki tane çaresiz yer ediyor beynimde. Her yere düşüşte en az sızlanan kahraman sayılıyor ve “hayal” adı verilen gerçeğin teorik kısmına adapte oluyor iki çaresiz. Belki bir temizlik adıdır hayal. Öyle olsa dahi bu temizliğin ardında bıraktığı çaresiz ve kahverengi iki tortu onlar.

Yan yana uzanmış aynı tavanın farklı çatlaklarında derman aramaktayız. Yorgan çenemize kadar gelmiş, çaresizlik paçalarımızdan boşalıyor. Gözlerimizi çok az kırpıyoruz, birbirimize hiç bakmadık, bakmıyoruz. Karanlık can sıkıntısı gibi duruyor bu gece. 18:03’te kalkan bir gemi ile ruhunu peşkeş çekiyorsun güneşin gittiği bir yere.

“Ne düşünüyorsun?” diye soruyorsun. Hayal gibi diyorum. Hayal gibi bu yaşadıklarımız. Sadece seni ben seslendirmiyorum. Gerçekmiş gibi konuşmaların. Yani rüyalarımdaki gibisin. Ama bu hayatın da birinin hayali olduğunu göz önüne alırsak hiçbir farkı yok yaşadıklarımızın kenarı ısırılmış bir hayalden. Bazen kalabalıklarda yürürken hayal kurarım senin üzerine, yüreğimin üstünde oynanıyor bu hikaye. Seni seslendirirken daha düzgün seçiyorum kelimeleri. Bense sürekli bir kekemeyi oynuyorum. Aşık olan sefil adam misali. Ama bu yaptığım çoğu insan için delilik ibaresi olduğu için içten içe seslendiriyorum konuşmaları. İkinci yastığımın yerinde sen yatıyorsun. Adlarınız aynı ama senin boyun biraz daha uzun. Ayrıca yastığım sen gibi kokmuyor. Konuştuğun zaman sesin yankı yapıyor. Ben seslendirince bu kadar gerçekçi değil işte. Pek bir farkı yok anlayacağın. Yüzünde anlam veremediğim bir tebessüm var. Bir gidişin karşı konulmaz gururu kemirmiş içini sanki. Uyku ile harap etmek istemiyorum bu zamanı. Seni seyredebilirim mesela.

Kayıp giden gözler arasında bazı yeminlerim sıkışıyor. Elim mahkûm sen yerine başka bir yastığa sarılmaya. Öyle yapıyorum aslında. Elini tuttuğumu hayal dahi edemiyorum. Bu bir temizlik ise demiştim, ellerimiz kirli kalıyor sevgilim.

Daha da gerçekçi olmaya başlıyor her şey. Sen yavaşça sokuluyorsun yanıma. Dışarda büyük bir tipi var. Kar yağıyor usulca ve poyraz esiyor bu gece. Camdan dışarıya bakıyorum. Kar taneleri yere düşüyor, poyraz alıyor bir daha vuruyor yere, bir daha, bir daha ve bir daha… Poyraz gibi insafsızsın sanki. Camların arasından sızan rüzgar sesi ninni gibi geliyor. Göz kapaklarının üzerine bir gidiş oturdu senin. Dalıyorsun adını dahi bilmediğin diyarlara.

Gece soğuk
Gece mavi
Gece titriyor

Sela sesi var. “Namaz” diyor imam, “uykudan hayırlıdır”. Bilirsin severim sabah ezanı dinlemeyi. Sen uyurken usulca terkediyorum yatağı. Ama seni değil, sakın yanlış anlama. Dinliyorum ezanı ve dua ediyorum. En günahsız gecelerim şahittir en berrak dualarıma. Sen daha rahat uyu şimdi sevgilim. . . .

Sabah uyandığımda yanımda olmadığını görüyorum fakat algılamam biraz zaman alıyor. Apar topar gittiğin belli üstümü açık bırakmışsın ve annemin de küçükken öğütlediği gibi “Üstü açık yatarsan gece üzerine kar yağar.” buz tutmuş her yanım. Gözlerim odayı talan ediyor bir iz, bir ışık bulmak için. Beyaz bir kağıt var masada. İşte orada duruyor yarım bıraktığım şarabın yanında. “Sana karalamışt…” diyerek üstünde durmuyorum. Aslında gözlerim biraz fransız kalıyor. Çünkü onlar aslında seni hiç görmediler. Bir fotoğraf karesinde gördüler belki ama mimiklerinle yüzünü hiç bağdaştıramadılar. Bu yüzden yaşla uğurlamıyorlar. Başka bir iz olmalı diyorum, sağı solu kolaçan ediyorum ve buluyorum mavi bir kağıda gazete harflerinden bıraktığın “Hoşçakal” yazısını. Galiba yazanın kim olduğunu bulamamam için böyle bir yöntem seçtin. Harfleri yapıştırırken de eldiven takmışsın. Bu profesyonelliğin karşısında sessiz kalıyorum. Ama yüreğim öyle değil. O yüzünü de gördü, mimiklerini de gördü, gülüşünü de. Yüreğime ağır geliyor bu gidiş. O da haklı aslında “ölmek istiyorum” diye yakarışlarına bir tek o şahit oldu. O da haklı…

Bir serinin bitişini belgeler gibi katlayıp cüzdanıma koyuyorum delilini. Bir gün dönsen bile sana öğrettiğim gibi; “Aşk vida mı ki çıkarıp tekrar takasın?” diyeceğim. Bu cümleyi kendine de söylediğin için algıda sorun çekmeyeceksin.

Ve ben
Cebimde
Sol gözü kör
Bir gece ile
Sevmiş
Biri
Olarak
Kalacağım
Sadece
Sevmiş

mirfan.K`

Bindallı Halk Dansları Topluluğu Harbin’e Doğru.

24. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları Harbin’de başladı. Ülke olarak üstlendiğimiz 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları da Erzurum’da yapılacak. Bu hususta Olimpiyat Meşalesi’ni almak üzere ülkemizden “Bindallı Halk Dansları Topluluğu” 24 dansçısı ile Çin’in Harbin kentine yol aldı…

Dans Topluluğu’nun öncülerinden Atatürk Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Hikmet Koçak’ın da dediği gibi 25. Oyunların Erzurum’da yapılıyor olması bizler için büyük bir tesadüftür. TRT Kanallarının birisinde canlı veya paket olarak yayınlanacak olan 20 dakikalık gösteriye bu ekip 120 gün boyunca günün 8 saati hazırlandı. Ekip önderi Yrd. Doç. Dr. Zinnur Gerek Türkiye’nin her yanından esintileri sahneye yansıttı ve buna uygun bünyeleri bir ekipte toplamayı başardı.

Atatürk Üniversitesi Kültür Merkezi’nde Çin öncesi son prova yapıldı ve halkın beğenisine sunuldu. Dakikalarca ayakta alkışlanan gösteri adeta Harbin’de gerçekleşecek alkışların promosyonu idi. İnsanlar bu kadar kısa sürede nasıl böyle bir yol kat edildiğini ciddi anlamda merak ettiler. Dansçıların yüzlerindeki tebessüm, hareketlerindeki eda ve oyunlarındaki mesaj gerçekten çok anlamlıydı. Bunun gerçekleşmesinde emeği geçen insanları saygıyla selamlamamak mümkün değil. Öyle ki tüm çıplak gerçekler bu dekolte mucizelerin yanında utanır oldu.

Şimdi ağır ağır yol alıyor bu topluluk Çin’i sallamaya. Adı ile münhasır 25. Oyunların meşalesini Erzurum’a taşımaya gidiyor Bindallı Halk Dansları Topluluğu

Destanı ile gidiyor, su gibi…

Günler var ki titremekteydi herkes,
Ve ustalar, “dans, oyun ve dalgalar” diyordu.
“Saatten saate büyüyor
Dikkatli olun çocuklar; kıyafetinizi alın gidin”
Ama nasıl olur,
Onları yalnız bırakmak
Usta ve büyük yaşlıları!
Zinnur istemiyordu;
Çünkü Zinnur yiğittir ve gençtir
Ve inanıyordu bu muhteşem
Şeyin olacağına.
Daha o akşam demişti ki Neferlerine;
“Uykunuz bölünmesin, hayal değil yaşadıklarınız
Uyuyun.”
Po sakin yatan bir dev gibi
Tanrı’nın ona kazdığı
Toprak yatağında
Gidin uyuyun
Benim gibi güvenilir ruhlar
Nasılsa gözlüyorlar bu büyük ovanın sularını
Ve işte bunca güçlü omuzlar
Şu flu vadiyi savunmaya
Hazır bekliyorlar.
Şiir gibi
Destan gibi
Su gibi.

Bindallı Halk Dansları Topluluğu Harbin’e Doğru.

24. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları Harbin’de başladı. Ülke olarak üstlendiğimiz 25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları da Erzurum’da yapılacak. Bu hususta Olimpiyat Meşalesi’ni almak üzere ülkemizden “Bindallı Halk Dansları Topluluğu” 24 dansçısı ile Çin’in Harbin kentine yol aldı…

Dans Topluluğu’nun öncülerinden Atatürk Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Hikmet Koçak’ın da dediği gibi 25. Oyunların Erzurum’da yapılıyor olması bizler için büyük bir tesadüftür. TRT Kanallarının birisinde canlı veya paket olarak yayınlanacak olan 20 dakikalık gösteriye bu ekip 120 gün boyunca günün 8 saati hazırlandı. Ekip önderi Yrd. Doç. Dr. Zinnur Gerek Türkiye’nin her yanından esintileri sahneye yansıttı ve buna uygun bünyeleri bir ekipte toplamayı başardı.

Atatürk Üniversitesi Kültür Merkezi’nde Çin öncesi son prova yapıldı ve halkın beğenisine sunuldu. Dakikalarca ayakta alkışlanan gösteri adeta Harbin’de gerçekleşecek alkışların promosyonu idi. İnsanlar bu kadar kısa sürede nasıl böyle bir yol kat edildiğini ciddi anlamda merak ettiler. Dansçıların yüzlerindeki tebessüm, hareketlerindeki eda ve oyunlarındaki mesaj gerçekten çok anlamlıydı. Bunun gerçekleşmesinde emeği geçen insanları saygıyla selamlamamak mümkün değil. Öyle ki tüm çıplak gerçekler bu dekolte mucizelerin yanında utanır oldu.

Şimdi ağır ağır yol alıyor bu topluluk Çin’i sallamaya. Adı ile münhasır 25. Oyunların meşalesini Erzurum’a taşımaya gidiyor Bindallı Halk Dansları Topluluğu

Destanı ile gidiyor, su gibi…

Günler var ki titremekteydi herkes,
Ve ustalar, “dans, oyun ve dalgalar” diyordu.
“Saatten saate büyüyor
Dikkatli olun çocuklar; kıyafetinizi alın gidin”
Ama nasıl olur,
Onları yalnız bırakmak
Usta ve büyük yaşlıları!
Zinnur istemiyordu;
Çünkü Zinnur yiğittir ve gençtir
Ve inanıyordu bu muhteşem
Şeyin olacağına.
Daha o akşam demişti ki Neferlerine;
“Uykunuz bölünmesin, hayal değil yaşadıklarınız
Uyuyun.”
Po sakin yatan bir dev gibi
Tanrı’nın ona kazdığı
Toprak yatağında
Gidin uyuyun
Benim gibi güvenilir ruhlar
Nasılsa gözlüyorlar bu büyük ovanın sularını
Ve işte bunca güçlü omuzlar
Şu flu vadiyi savunmaya
Hazır bekliyorlar.
Şiir gibi
Destan gibi
Su gibi.

Gitmek ve Kalmak Üzerine…

Hayatın eksenidir gitmek. Gözün menzilinden çıkmaktır ve her gidiş birbirini andırır. Bazen kendini bulmak için gider insan, bazen kendini bırakır ardında.
Yeri göğü yararak gitmek…
Ardında kasvetli bir dünya, loş bir hava bırakarak gitmek.

Kalanı hiç düşünmeden
Yağmurun yağacağını bilerek

Gittiğiyle kalarak
Gitmek

Kalan ise

Hem gidenin rüzgarıyla
Ki
Bu rüzgarda
Ayak izleri
Şarkılar
Gidiş sesleri
ve
Masum kokular vardır.

Kalan suçludur hep
Giden isteyerek gittiyse
Eğer

Ama bir kalan vardır geriye

O da
Gündüz
Gölgedir
Gece
Işık
Aşk

Artı ve eksilerimle…

mirfan.K`

Gitmek ve Kalmak Üzerine…

Hayatın eksenidir gitmek. Gözün menzilinden çıkmaktır ve her gidiş birbirini andırır. Bazen kendini bulmak için gider insan, bazen kendini bırakır ardında.
Yeri göğü yararak gitmek…
Ardında kasvetli bir dünya, loş bir hava bırakarak gitmek.

Kalanı hiç düşünmeden
Yağmurun yağacağını bilerek

Gittiğiyle kalarak
Gitmek

Kalan ise

Hem gidenin rüzgarıyla
Ki
Bu rüzgarda
Ayak izleri
Şarkılar
Gidiş sesleri
ve
Masum kokular vardır.

Kalan suçludur hep
Giden isteyerek gittiyse
Eğer

Ama bir kalan vardır geriye

O da
Gündüz
Gölgedir
Gece
Işık
Aşk

Artı ve eksilerimle…

mirfan.K`

Dünaydın Sevgilim – III


Gün batımını beraber izleriz diye ummuştum. Aşkın kılık kıyafet yönetmeliğine uymuyoruz pek. Yıldızlara böyle görünmesek iyi olur. Bugün biraz hızlı işliyor, olaylar eli bıçaklı. Ay haddini aşmış, günün batmasını bekliyor…

Sen güneşi batıralı çok olmuş. Duvarlar da hak verir ki önce kendi eksenim etrafında dönerek dünü tamamlayışım, ardından da senin etrafında dönüp dövüşen mevsimleri ayırma amaçlı küçük gösterimi arka cebine koymuşsun. Bu da cebinde bir kaldırma kuvvetine yol açmış. Bu sebepten ötürü balkonun önünde tuhaf yürüyorsun.

“… yalnız kalmak istiyorum.”

Bu büyük sessizliği dağıtan cümlenin bu olması çok üzücü. Saygıyla isteğini onaylıyor Canary Adaları’nda çok popüler olan bir ıslık diliyle umursamıyorum. “Silbo” denilen bu dilin şarkıları da çok güzel. Aslında yüzüm düşükken konuşmayı sevmem pek. Yapmacık gelir dudaklarımın aralanması için atılan her takla. Bu yüzden kağıtları daha sadık bulurum kul(ak)lardan. Gecelerin kimseyi dinlemeden uzaması, sabah davetsiz başağrılarının geldiği dönemler olmuştur herkesin hayatında. Bense senin dahi içinde bulunduğun bu dünyayı hiç sevmedim. Düşlediğim gibi değil hiç. Ardından sayıyorum ya böyle, rahatlıyorum aslında. Birazdan elimde kağıt ve kalem ile geleceğim. Uzayan cümlelerin mutlak bir kelimesi düşlerimin enkazından çıkıyor. Tek nefeste okuduğun nakaratların suslarında buluyorum kendimi…

Odanın duvarlarında hayallerini düzenliyorsun, farkındayım. Senin de tanık olduğun bazı ölüm olayları var. Ortak ahbaplarımız ölüyor bir bir, kısa vadede yapabileceğin şeyleri harmanladığının farkındayım. Ama kendi kendime söylendiklerimi dinleyerek bunu yapamayacağın aşikar. Biliyor musun diye başlıyorum söze…

“Ben emeklerken daha parlaktı yıldızlar,

Şimdi usta gibi yürüyorum

Ama

Gittikçe uzaklaşıyorlar

Hem benden

Hemde

Sidik zoruyla dönen

Şu yalandan da yalan

Dünyadan”

Cümlelerim acıtayınca çıkarayım mı? Kaşlarını kaldırıp hüzünlensen aslında, bende ekşirim seninle hani. İlk hicretimsin sen. Bugüne kadar hep akreplere sordum yelkovanı. Oysa seni sevdiğimden beri daha tazyikli gözyaşlarım. Sende takdir edersin ki sana varmak yeni bir çağ başlattı. “Nasıl oldu da sevebildin bu kadar?” diye sesleniyorsun odandan…

Sözlerim bir hikayeyi sonlar gibi. Ağır ağır işliyor yüreğine.

“Sen doya doya içesin diye gittim suya.

Susuz kaldım.

Sense avuçlarında

buz tutmuş bir sevda ile

Güneş aramaktasın

Kana kana içmek için

Önce beni yakacaksın

O tuzu bol sevdaya kandıktan sonra

Bir yudum su için

Yine beni anacaksın

Dumanım bile kalmaz

Sen taktıktan sonra…”

Amber taşı tesbihimi yeni bir sabır serisi için doladım bileklerime, ardıma baktım son kez. Yutkundum geride kalanları.

Artık güneş batabilir…

mirfanK’09

Previous Older Entries