Aşkın Tarifi

Aşk;
Karaya
Ak
Dedikten sonra
Akla düşen
Griliktir.

mirfanK’10 ´Sarıkamış´
Reklamlar

Aşkın Tarifi

Aşk;
Karaya
Ak
Dedikten sonra
Akla düşen
Griliktir.

mirfanK’10 ´Sarıkamış´

Gelincik

Önsöz: Gelincik’e ithaf edilmiştir. Onun düşlerindeki hikaye, tarihler bugünü gösterirken yaşanmıştır. Gerçek hayattan itina ile çalınmıştır.

Sadece bakışarak sevdiniz mi hiç?

Sevin o zaman.

Bir sabah uyandığımda sırtımda bir ağrı hissettim. Kalbimin sızısı yayılıyordu yüreğime artık. Vücudumda kalbimden başka ağıran başım vardı. O da dün akşamdan kalmanın yan etkisiydi. Büyülü bir gecenin sade bir sabahıydı yaşadığım. Ama hatırımda sadece “o yanağın sıcaklığı” ve “kaçamak bakışlar” vardı. Dudaklarım kurumuştu, suyla ıslattım biraz. Gözlerimi ovuşturdum ama uyanmak için değil o gözleri tekrar gözümün önüne getirmek için. İkimiz de sarhoştuk, ben daha az içtim daha çok vuruldum o daha çok içti ama ne hissetti bilinmez. Sonra çok az gördüm o kızı. Ama biz hep bakıştık.

Yalın ayak sevmelerin en savunmasızıydı bizimkisi. Bir gece yine bir dost sohbetinde gördüm onu. Masmavi gözleriyle beni izliyordu süreki. Yanaklarımız daha sıcaktı ilk geceye nazaran. Ama gözlerimizin sevdası aynıydı. Sürekli parmaklarımızla oynuyorduk. Sonra bir çiçeğin yanına geçti o. Çiçeğide görmedim hiç. Nefesini duydum onun. Aynı tonda gidiyordu sürekli. Yerdeki parkelerin arasına kaçan tozlardı o gecenin asıl konusu. En azından bizim için öyleydi.

Birbirimizi sadece koşuşturuken görüyorduk, sadece gülümsüyorduk. Sesine hasret kaldım çok uzun zaman. Sonra duyduğum da da hayran kaldım yine çok uzun zaman. Koşmasın isterdim hep, dursun bir yerde “sol yanını” doldurayım isterdim.

Bir akşam yine beraberdik. Daha yakındık, nefes gibi. Gözlerimizle ortamdaki şeyleri tek tek kontrol edip birbirimize gösterip gülüyorduk. O gülünce dünya afallıyordu, dakikalar şaşırıyordu. Kıyamet kopuyordu o gülünce. Bana yeniden aşk şarkıları söyletiyordu sessiz sessiz. Sonra yanımıza başka insanlar geldi. Belki ilk kez o akşam kıskandık birbirimizi. Çünkü konuştuğumuz insanlara bakmadık hiç. Sadece birbirimizin gözlerine baktık dakikalarca. Hiç ayırmadan, hiç göz kırpmadan. İçkilerimiz süzülürken çenemizden boynumuza, aşkımız çıkarken yüreğimizden sırtımıza; tıpkı o ilk gecenin verdiği sırt ağrısı gibi sızlarken vücudumuz, biz sadece bakıştık.

Odamın sessizliğine gömüldüğümde onun hayalini oturdurdum işte şu karşıdaki koltuğa. Başlardım konuşmaya. Bazen sarhoş olduğumda açılırdım kibarca. Venedik maskesi yüzümdeyken adımı söyler, maskeyi indirir onu sevdiğimi söylerdim. Yokluğunu sesime doyururdum gecelerce. Kim bilir kaç gece böyle sabaha vardı. Kim bilir benimle beraber kaç çaresiz karşıladı o güneşi tüm gücüyle… Ne kadar gücü varsa artık. Ne desem sana boş. Bir imkansızlığı kovalamaktan başka bir şey yapmıyoruz. Aslında kovalamıyoruz. Çünkü konuşmuyoruz. Bilirim, biz ne zaman konuşsak o geceye 3 damla kan damlar. Sadece ağzı var insanların burada. Sadece konuşuyorlar. Ama kalbi olan bir insanı kalbimle konuşturmak bana gurur verdi, gurur ötesi duygulara büründürdü. Yüreğim sevinç gösterileri yaparken aşkın semalarında ben onun hayaliyle uyudum, onun rüyasıyla uyandım.

Masum bir sevda nasıl yaşanırdı ki böyle? Başka insanlar yanaşırken yanımıza biz sadece kaçtık. Ama birbirimize doğru değil. Sırf kan damlamasın o güzel gecelere, sırf o geceler bembeyaz sabahlara varsın diye biz birbirimizden de kaçtık. Biz çok büyük vurgun yedik. Herkes şahit. Duvarlar, çiçekler, sadece ağzı olmayan insanlar, herkes, herkes şahit!

Sonra bir gün doğdu, ben hiç uyumadım. Günü doğuran ebe misali camın önünde boş boş baktım beyazlıklara. Bir önceki akşam onunla konuştum. Havadan sudan konuştuk. Hava ve su hiç bu kadar anlamlı ve güzel olmamıştı. Düşmemek için koluma girdi, ben yüreğine düştüm. Gece boyu onu izledim, o da beni izledi. İçim titriyordu ona her bakışımda. Bir kareyi resmettik beraber. Beğenmedik sonra, tekrar resmettik. Biz o kareye çok yakıştık. En güzel gecemi sordu bana. “İlk geceden” bahsettim. O da “benim en güzel gecem O gece” idi dedi. “Sende o geceye dair çok fotoğraf var, bende arada sırada o fotoğraflara bakıyorum. Hepsi çok güzeller” dedi. O da biliyordu ki “Onun kadar güzel değildi hiçbir gece.” Gece bitti biz sadece iyi geceler ve iyi günler dilekleriyle vedalaştık. Bu yarım kalmak değildi daha fazlasıydı. Biz bunu haketmemiştik ve henüz farkında değildik bu haketmemişliğin.

Sabah boş boş dolaşırken koridorlarda ben.,
Onu gördüm.
İlk günkü kadar güzel
Bir o kadar masum
Yalın
Yeni uyanmış
Işıl ışıl gözleri
Ve
Gülüşleri ile

Onu gördüm.
O’da beni.

Sonra yaklaştık birbirimize. O sabah bizden başka kimse uyanık değildi. Biz de rüyadaydık zaten. Son günümün ilk ışıklarına doğan başka bir güneş daha vardı. Güneşin yanına gittim yüreklerimiz yer değiştirdi. Hiç yapmadığımız şeyleri yaptık. Konuşmaya başladık. Çok fazla çene çaldık o merdiven boşluğunda. Yürüdük beraber sonra. Sonra dışarı çıktık karların üzerinde yürüdük. O kola içiyordu bense onun soluduğu havayı…

O ilk geceden kalma çok fotoğrafımız vardı. Onları almak için bana geçtik. Hayalinin oturduğu koltuğa oturdu, hayalinden farklı olarak konuştu. Ama ben hayaline yaptığım gövde gösterisini ona yapamadım. Yapamazdım. Ben fotoğrafları hazırlarken biz yine bakıştık sonra ufak bir tebessümle bunu ölümsüzleştirdik.

Beraber dışarı çıktık yine. Yürüdük bir bilinmezliğe. Akşam için sözleştik. “Sen gitmeden…” diye başladı cümleye. Bir “Rus Balesi” için sözleştik. Sonra onu giderken seyrettim. Ardından dakikalarca baktım.

Akşam olduğunda

Ben rüyamda sırılsıklamdım.
Uykuya yenik düştüm.
O ise baleye gitmedi.

Biz “elveda” bile diyemedik “Gelincik”.
Ben sevmezdim sevmeyi ama yarım kaldık gelincik.

Sen tamamla bizi.

Fotoğraf – Resim: Ayşe Aydoğuş
Hikaye: İrfan Kurudirek

mirfanK’10 ´CZ´
[Son Nokta – Gelincik]

Gelincik

Önsöz: Gelincik’e ithaf edilmiştir. Onun düşlerindeki hikaye, tarihler bugünü gösterirken yaşanmıştır. Gerçek hayattan itina ile çalınmıştır.

Sadece bakışarak sevdiniz mi hiç?

Sevin o zaman.

Bir sabah uyandığımda sırtımda bir ağrı hissettim. Kalbimin sızısı yayılıyordu yüreğime artık. Vücudumda kalbimden başka ağıran başım vardı. O da dün akşamdan kalmanın yan etkisiydi. Büyülü bir gecenin sade bir sabahıydı yaşadığım. Ama hatırımda sadece “o yanağın sıcaklığı” ve “kaçamak bakışlar” vardı. Dudaklarım kurumuştu, suyla ıslattım biraz. Gözlerimi ovuşturdum ama uyanmak için değil o gözleri tekrar gözümün önüne getirmek için. İkimiz de sarhoştuk, ben daha az içtim daha çok vuruldum o daha çok içti ama ne hissetti bilinmez. Sonra çok az gördüm o kızı. Ama biz hep bakıştık.

Yalın ayak sevmelerin en savunmasızıydı bizimkisi. Bir gece yine bir dost sohbetinde gördüm onu. Masmavi gözleriyle beni izliyordu süreki. Yanaklarımız daha sıcaktı ilk geceye nazaran. Ama gözlerimizin sevdası aynıydı. Sürekli parmaklarımızla oynuyorduk. Sonra bir çiçeğin yanına geçti o. Çiçeğide görmedim hiç. Nefesini duydum onun. Aynı tonda gidiyordu sürekli. Yerdeki parkelerin arasına kaçan tozlardı o gecenin asıl konusu. En azından bizim için öyleydi.

Birbirimizi sadece koşuşturuken görüyorduk, sadece gülümsüyorduk. Sesine hasret kaldım çok uzun zaman. Sonra duyduğum da da hayran kaldım yine çok uzun zaman. Koşmasın isterdim hep, dursun bir yerde “sol yanını” doldurayım isterdim.

Bir akşam yine beraberdik. Daha yakındık, nefes gibi. Gözlerimizle ortamdaki şeyleri tek tek kontrol edip birbirimize gösterip gülüyorduk. O gülünce dünya afallıyordu, dakikalar şaşırıyordu. Kıyamet kopuyordu o gülünce. Bana yeniden aşk şarkıları söyletiyordu sessiz sessiz. Sonra yanımıza başka insanlar geldi. Belki ilk kez o akşam kıskandık birbirimizi. Çünkü konuştuğumuz insanlara bakmadık hiç. Sadece birbirimizin gözlerine baktık dakikalarca. Hiç ayırmadan, hiç göz kırpmadan. İçkilerimiz süzülürken çenemizden boynumuza, aşkımız çıkarken yüreğimizden sırtımıza; tıpkı o ilk gecenin verdiği sırt ağrısı gibi sızlarken vücudumuz, biz sadece bakıştık.

Odamın sessizliğine gömüldüğümde onun hayalini oturdurdum işte şu karşıdaki koltuğa. Başlardım konuşmaya. Bazen sarhoş olduğumda açılırdım kibarca. Venedik maskesi yüzümdeyken adımı söyler, maskeyi indirir onu sevdiğimi söylerdim. Yokluğunu sesime doyururdum gecelerce. Kim bilir kaç gece böyle sabaha vardı. Kim bilir benimle beraber kaç çaresiz karşıladı o güneşi tüm gücüyle… Ne kadar gücü varsa artık. Ne desem sana boş. Bir imkansızlığı kovalamaktan başka bir şey yapmıyoruz. Aslında kovalamıyoruz. Çünkü konuşmuyoruz. Bilirim, biz ne zaman konuşsak o geceye 3 damla kan damlar. Sadece ağzı var insanların burada. Sadece konuşuyorlar. Ama kalbi olan bir insanı kalbimle konuşturmak bana gurur verdi, gurur ötesi duygulara büründürdü. Yüreğim sevinç gösterileri yaparken aşkın semalarında ben onun hayaliyle uyudum, onun rüyasıyla uyandım.

Masum bir sevda nasıl yaşanırdı ki böyle? Başka insanlar yanaşırken yanımıza biz sadece kaçtık. Ama birbirimize doğru değil. Sırf kan damlamasın o güzel gecelere, sırf o geceler bembeyaz sabahlara varsın diye biz birbirimizden de kaçtık. Biz çok büyük vurgun yedik. Herkes şahit. Duvarlar, çiçekler, sadece ağzı olmayan insanlar, herkes, herkes şahit!

Sonra bir gün doğdu, ben hiç uyumadım. Günü doğuran ebe misali camın önünde boş boş baktım beyazlıklara. Bir önceki akşam onunla konuştum. Havadan sudan konuştuk. Hava ve su hiç bu kadar anlamlı ve güzel olmamıştı. Düşmemek için koluma girdi, ben yüreğine düştüm. Gece boyu onu izledim, o da beni izledi. İçim titriyordu ona her bakışımda. Bir kareyi resmettik beraber. Beğenmedik sonra, tekrar resmettik. Biz o kareye çok yakıştık. En güzel gecemi sordu bana. “İlk geceden” bahsettim. O da “benim en güzel gecem O gece” idi dedi. “Sende o geceye dair çok fotoğraf var, bende arada sırada o fotoğraflara bakıyorum. Hepsi çok güzeller” dedi. O da biliyordu ki “Onun kadar güzel değildi hiçbir gece.” Gece bitti biz sadece iyi geceler ve iyi günler dilekleriyle vedalaştık. Bu yarım kalmak değildi daha fazlasıydı. Biz bunu haketmemiştik ve henüz farkında değildik bu haketmemişliğin.

Sabah boş boş dolaşırken koridorlarda ben.,
Onu gördüm.
İlk günkü kadar güzel
Bir o kadar masum
Yalın
Yeni uyanmış
Işıl ışıl gözleri
Ve
Gülüşleri ile

Onu gördüm.
O’da beni.

Sonra yaklaştık birbirimize. O sabah bizden başka kimse uyanık değildi. Biz de rüyadaydık zaten. Son günümün ilk ışıklarına doğan başka bir güneş daha vardı. Güneşin yanına gittim yüreklerimiz yer değiştirdi. Hiç yapmadığımız şeyleri yaptık. Konuşmaya başladık. Çok fazla çene çaldık o merdiven boşluğunda. Yürüdük beraber sonra. Sonra dışarı çıktık karların üzerinde yürüdük. O kola içiyordu bense onun soluduğu havayı…

O ilk geceden kalma çok fotoğrafımız vardı. Onları almak için bana geçtik. Hayalinin oturduğu koltuğa oturdu, hayalinden farklı olarak konuştu. Ama ben hayaline yaptığım gövde gösterisini ona yapamadım. Yapamazdım. Ben fotoğrafları hazırlarken biz yine bakıştık sonra ufak bir tebessümle bunu ölümsüzleştirdik.

Beraber dışarı çıktık yine. Yürüdük bir bilinmezliğe. Akşam için sözleştik. “Sen gitmeden…” diye başladı cümleye. Bir “Rus Balesi” için sözleştik. Sonra onu giderken seyrettim. Ardından dakikalarca baktım.

Akşam olduğunda

Ben rüyamda sırılsıklamdım.
Uykuya yenik düştüm.
O ise baleye gitmedi.

Biz “elveda” bile diyemedik “Gelincik”.
Ben sevmezdim sevmeyi ama yarım kaldık gelincik.

Sen tamamla bizi.

Fotoğraf – Resim: Ayşe Aydoğuş
Hikaye: İrfan Kurudirek

mirfanK’10 ´CZ´
[Son Nokta – Gelincik]

Elveda

Rüyalarım
Yorgun sabahlarım
Kalbini yüreğinde
Taşıyanlar;
Uçan hayallerimi
Dizlerime bağlayan
Dizeler.
Ben size
Ne diyeyim ki?

Selamlar
Saygılar.

Elveda

Rüyalarım
Yorgun sabahlarım
Kalbini yüreğinde
Taşıyanlar;
Uçan hayallerimi
Dizlerime bağlayan
Dizeler.
Ben size
Ne diyeyim ki?

Selamlar
Saygılar.

Bir Başarı Öyküsü: Ağrı’dan Prag’a

Baştan sona gerçeklerle süslenmiş bir öykü…


Önsöz: Uzun bir öykü, emin değilsen başlama.

Şüphesiz ki hayatımın en zor sınavlarıydı üç sene hazırlanıp iki sene üst üste girdiğim “Beden Eğitimi ve Spor Bölümleri’ne Giriş Sınavları”. İlk senemde ÖSYM engeline takılmıştım, ikinci senemde teknoloji engeline. Üçüncü senemin ilk sınavında da “ego” kurbanı olmuştum. Artık ipler kopmuştu. Üst üste kaybedilen sınavlar sonrası Erzurum’da okuyamazdım. Ağızdan ağıza “Kütahya Dumlupınar Üniversitesi” dolaşıyordu. 90 günlük antrenman süreci sonunda fiziksel olarak mükemmel, psikolojik olarak yerin dibindeydim. Erzurum’un ikinci sınavı beklenmeden Kütahya’nın sınav ücretleri yatırıldı, sınava girilecek branş ayarlandı. Artık valiz hazırlama vakti gelmişti.

Ama yok! İrfan Erzurum’un ikinci sınavını başka bir branştan denemeliydi. Basketbol branşı için kendi adıma bir cenabetlik söz konusuydu. Bu açık. Söylenmeyen branş kalmadı, tabii bu söylentiler sırasında da bende kafa kalmadı. Tekrar basketboldan girsin diyenler, cimnastiği yapar diyenler, futbolcuydu İrfan, futboldan girsin diyenler. Güreşi dahi yapacağımı düşünüyorlardı. Ama baba mesleği; Atletizm

Hoş atletizm branşında da teknolojik bir gudubetlik söz konusu olsa da “Erzurum’un ikinci sınavına İrfan Atletizm branşından giriyor” kararı çıktı. Hayatımın şekilden şekile girdiği aşikar. Ama hem hırs var, hem azim var. Kazanmamam için neden de yokmuş, öyle söylediler. Bu tarz cümlelerden sonra toparladım kendimi. Kütahya rüya uçtu gitti avuçlarımın arasından. En azından o zamanlar öyle düşünmüştüm. Fakat işin aksi yanı ben 90 günlük antrenmanı Basketbol branşına yönelik yapmıştım ve Atletizm sınav sistemi o sene değişmişti. Dört disiplinde yarışıyordu adaylar. Atma, atlama, 100 metre ve 1500 metre. Evet, 1500 metre. Hatta evet 1500 metre.

Az ve öz anlatmak istiyorum ama o günlere döndükçe insan tuhaf oluyor. Az değil usta, koca 3 senemi harcadım ben bu işe. Bir haftam vardı babam çat pat hazırladı beni. 100 metrede ve Uzun atlamada güveniyordu bana. Bende güveniyordum kendime ama gülle 7 kilo. Ağır, güvenmedim kendime. 1500 metrenin bahsini açmıyorum bile.

63 kişi başvurdu sınava. Ben 63. adamdım. Eskiden 1 numaradan başlarlardı sınava almaya. Benim şansıma o sene sondan başladılar sınava. Ben ilk girdim tüm disiplinlere. Uzatmayacağım, uzun atlamada 4. hakkımda 5.63 atlayıp tam puan aldım. Gülleyi sadece 7 metre atabildim. Öğle arası yemek yedim, güvenmeye başladım kendime iyice. 100 metreye ilk ben çıktım. Fotosel fobime rağmen 12.00 koştum. Kötü bir dereceydi benim için ama en iyi 2. derece oldu bu.

Asıl hikaye 1500 metrede başlıyor. Hayatım boyunca -hele daha- 400 metrenin üzerindeki yarışları benimsemedim. Bana çok zor geldi hep. 400 metre koşularımda da çok kusmuşluğum vardır. Ben uzun mesafe adamı değilim derim hep bu yüzden. Ama 1500 metre, son yarış “koşarsan kazanacaksın” diyor tribünler. Herkes İrfan’ın destekçisi olmuş. Şaşırmamak elde değil sayın seyirciler. 1500 metre koşusu sırasında bir ağabeyimi duydum, ki hala ağabeyimi duyarım. Bir de babamı duydum. Sürekli “temponu koru” dediler. Oysa ki ilk turun verdiği gazla koşuyordum ben. 1500 metre yarışlarını izlemeyi çok severim. Mesela ben daha 11 yaşındayken Hicham El Guerrouj -Faslı ve Müslüman atlet- ’98`de Roma’da Dünya Rekoru kırmış; biz de canlı izlemiştik. Son tura girerken insan üstü bir atak yapmıştı. Yarış bittiğinde babamı ağlarken görmüştüm. Ama 1500 metre bana hep “Son tur atağı” olarak anımsatıyor kendini. Sınavda da son turda atak yapmıştım, yarış bittiğinde ciğerlerimin “İrfan senin oksijen tüpüne ihtiyacın var” sözünü haklı buldum ve ambülansa gittim. Yaklaşık 10 dakika baygın yattım ayıldığımda Doktorun okul müdürüne “Nefes alışı düzensiz hastaneye götürmemiz gerek” dediğini duydum. Korkmamak elde mi? Meğerse yanımdaki çocuk için söylüyorlarmış, ben iyiymişim.

Velhasıl ikinci aşama sınavı sonrasında 0.002 puanla Erzurum Eğitim Fakültesini kaçırarak Ağrı Eğitim Fakültesini kazandım. Efenim sevinmeli miyim, üzülmeli miyim bilemedim o an ama tüm çevremde bir düğün havası vardı. Yahu ben sporcuydum o sınavı kazanmam şarttı zaten diyordum içimden ama bende de bir düğün havası vardı. Daha önce sadece 18 yaşaltı milli takım için hazırlanırken futbol maçına gittiğim Ağrı’ya öğrenci olarak gidecektim. Zor zanaat.

Kimseyi tanımam etmem. Hocalardan 2-3 tanıdığım var o kadar. Evimden ayrı kalacağım, bu zor. GÜLMEYİN: -Ki ben Erzurum sınırları içerisinde 14 yaşındayken evinden 1 gece ayrı kalamayan adam en iyi ihtimalle 5 ay Ağrı’da okuyacaktım. Tebrikler kabul edildi, kayıt yaptırıldı. O sırada babamın bir arkadaşının oğluyla tanıştım -kendisi şu an canımdan ötedir- onunla kayıt yaptırmaya gidildi, kaynaşıldı. Aynı yurt odasına çıkıldı. Ramazan Ağrı’da tutuldu ve bir daha hiç o kadar zevkli tutulmadı.

Okul başladı. Yüzme dersleri için bir hamamın 1.60 m. olan havuzuna gidildi. Fakültenin yalnızca bir salonu vardı. Soyunma odalarının dolapları sadece bir kişilikti fakat biz o dolaplara iki kişi soyunuyorduk. Kapıları gıcırdıyordu. Asma kilitle tutturuyorduk, tutturmaya çalışıyorduk. Duş imkanımız yoktu. Sadece akşamları 22:00’dan sonra topluca inilen duşta suyun basıncı yakalanırsa borudan akan suda duş alma imkanımız vardı. Klasik KYK oda tipiydi. Ama ranza yoktu, tekli yataklarda üç kişi kalıyorduk. -ki üçüncü kişi de hayatımın en eğlenceli adamıdır- Dolaplarımız vardı içine çizmelerimin sığmadığı dolaplarımız. Tuvalet ve banyo odaya 50 metrelik bir mesafedeydi. Karnımız tokken dişlerimizi fırçalamak için yola çıkıyorduk, o ara acıkıyorduk zaten. Lokantada yemek yeme şansımız saat 19:00’a kadar devam ediyordu. Eğer yiyebilirsek o gün iyiydik. Yiyemezsek büyük çay eşliğinde tadına doyum olmayan bir muhabbet ile kahvaltıya devam. Sahura kadar edilen sohbetler, öldürücü boyutta içilen sigaralar çayı sevmeyen bana çayı içiren ortam. Naçizane iki bölümden oluşan yurt kantini. Bir bölümde yemek yenir, diğer bölümde çay ve çekirdek tüketilir. Müzik kutusuna içli türküler atılır.

Perşembe akşamları güzeldi. Erzurum’a gidilirdi Doğu otobüs firmalarının köhne otobüsleri ile. Arada sırada travego rastlardı. Yolculuğu hissetmezdik bile. Ama Pazar akşamları tekrar Ağrı’ya dönülürdü. Eğer yüzme dersi iptalse Pazartesi sabah dönülürdü, ki bu da büyük bir şanstı.

Basketbol derslerinde hocaya yardım etmek tuhaf bir duygu. Hareketleri göstermek, sınıfa anlatmak. Daha birinci sınıftan öğretmenin asistanlığını yapmak özgüvenimi artırdı kesinlikle. Sonra vizelere çalışıldı, yüksek notlar alınıldı. Keza finallerden de öyle. Ve kısa kestiğim sınav dönemi sonrası Erzurum Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’na yatay geçiş yapıldı. Mahşerin 3 atlısı artık Erzurum’daydı.

Erzurum’un ilk dönemi pek bir vasat geçti. Sınıfa adapte, derslere çalışma ve Ağrı’dan kalma bir kız arkadaşıyla uzaktan ilişki yürütme yöntemleri ile günler birbirini döverek gitti. Kariyer adına sadece I. Kademe Basketbol Antrenörlüğü aldım, ona da devam etmedim. Ama o sıralar edebiyatla fazla haşir neşir olmuştum. İyi şeyler çıkarıyordum şiir bazında. Daha öykülerime başlamamıştım, “Hasret” ve “Olmamışlık” konulu şiirlerim pek tutuyor. İnsanlar beni takdir ediyordu.

İkinci sınıfa başladığında sınıfla kaynaşılmış daha aktif olunmuştu. Beraber yiyilen yemekler, gidilen oyunlar derken sınıf gün geçtikçe eğlenceli bir hal alıyordu. Okulun imkanları Ağrı’ya nazaran daha fazlaydı. Soyunma odaları büyüktü, derslerin ayrı salonları vardı. Salonlar iki amaçlı kullanılıyordu. Dersliklerde projeksiyon makineleri vardı. Ağrı’dan sonra çağ atlamıştık. -İyi hoş bu gelişmeleri 1992’den beri takip ediyorum ama neticede öğrenci olmak ayrı.- Bu esnada ilk hikayelerimi bu sıralarda yazıyordum. O kış ağır geçmişti. Ama yakın dostlarımla daha fazla yakınlaşmış ve ilk kez o kış “Buz” ile tanışmıştım. İlk 46 numara patenlerle buza çıktım -Ayaklarım hala 39,5 numara- ama hiç düşmeden ilk günü “limon” yaparak tamamladım -Bilenler hatırlar- Beni fazlasıyla açmıştı. Ama buz hokeyi sporuna bir yandan da ısınıyordum. NBA maçları beklerken aralarda verilen buz hokeyi görüntüleri insanın içini ürpertiyor, “O çeliğin üzerinde nasıl duruyorlar” diye sorduruyordu. Discovery Channel’da izlediğim “Slowmotion” over shot görüntüleri ve paten, pak, sopa “How is made?” -Nasıl yapılır?” belgeselleri bu işe iyice bağlanmama sebep oldu.

Kış o sene Erzurum’da fazla kalmadı. Şubatta terk edip gitti. Biz bir heves ikinci dönem için “Buz hokeyi” dersi seçtik fakat derslerimiz teorikten öteye gitmedi. Hatta dersin adı “Buz pateni” idi ve biz “Short track” ödevleri hazırlayarak o dersten geçtik. Ama buz hokeyi benim içimde uhde olarak kaldı. İkinci dönem uzun atlama alanında kendimi geliştirmeye karar verdim. Yaklaşık bir ay hazırlandım fakat özel yetenek sınavlarından kalma sakatlığım tekrarladı. Fazla üstüne gidemiyordum.

Marmaris’te yapılan 6. Üniversite Oyunları’nda Uzun Atlama dalında Türkiye 10.su olmuştum. Bu üniversite için bir başarıydı fakat benim için değil. Antrenmanda atladığım dereceler kürsüye çıkmıştı ve Marmaris gerçekten benim hayatımın dönüm noktası olmuştu. Anlatmama gerek yok, blog’un geri kalan yazılarını takip edebilirsiniz diye bir ukalalık ile devam ediyorum. O yaz Ankara’da açılan I. Kademe Buz Hokeyi antrenörlüğüne katıldım. Kanadalı antrenörümüz bize 2 hafta eğitim verdi. Şüphesiz ki en çok eğitim gören bendim. Çünkü oradaki herkes uzaktan veya yakından hokeyle uğraşıyordular. Bense ilk kez sopa ile kayıyor pak ile oynuyordum. Hayatımın dönüm noktası uğraşlar sonucu “I Kademe Buz Hokeyi Antrenörlüğü” belgesini almakla oldu.

3. Sınıf kariyerimin en başarılı senesiydi. İlk dönem Korfbol branşı ile ilgilendim. Türkiye’de yeni olan bu sporu Doğu’da yaygınlaştırmaya karar verdik. Bu sırada buz hokeyi takımı kurmam gerektiğini söyledi “Buz hokeyindeki tek sebebim” olan isim. -Adını ver lan lavuk demeyin, gugıl amca kızıyor sonra.” Bende etrafımdaki arkadaşlarımı topladım kaymayı bilenler bilmeyenler toplandık, buz pistimiz yokken dondurulmuş havuzlarda insanlar üstümüze gülerken antrenman yaptık. Kulüplerle görüştüm, üniversite ile görüştüm. Bu işe çok hevesliydik. Malzeme desteği sağlandı, az da olsa kulüp desteği sağlandı. Formalar yaptırıldı, buz pisti bitiminde antrenmanlar başladı. Bu esnada U-18 Dünya Kupasının bir ayağı Erzurum’da yapıldı. O organizasyonda görev aldım. Organizasyonun bitiminde kurduğum takım ilk maçına çıktı ve 11-0 yenildi. Biz çok sevinçliydik, çünkü ortada hiçbir şey yokken bir takım kurmayı ve maça çıkmayı başarabilmiştik. Bu benim ilk oyuncu-antrenör deneyimim oldu.

Okulda yapılan duyuru üzerine Erasmus öğrenci değişim programına başvurdum. Ülke tercihi tekti ve “İtalya” idi. Buz adına bir şey yapamayacaktım ama Avrupa’yı görebilecektim, ingilizcemi geliştirecektim, Avrupa’da Beden Eğitimini görecektim. Bu hayallerle erasmus dil sınavına girdim, sonuçları ertesi ay açıklandı.

Kazandım.

İnsanlar evinden çıkıp markete gitmeye cesaret edemezken ben evimden Avrupa’ya gidecektim? Bu bir cesaret işi.

O tarihlerde Kocaeli’nde Korfol Türkiye Şampiyonası vardı. Bu da ikinci oyuncu – antrenör deneyimim oldu. İTÜ gibi bir korfbol devini yenmeyi başardık ve sonraki seneler için ümit verdik. -Bu sene mesela, hoş olmaz mı?”

Turnuvanın hemen ardından Erzurum’da Buz Hokeyi Türkiye Şampiyonası yaptık. Bu da üçüncü oyuncu – antrenör deneyimim oldu. Erkek takımıyla devrim yaptık. Toplamda 3 gol attık, 2’si Bilkent Üniversitesi’ne 1’i de tarafımdan Kocaeli Üniversitesi’ne atıldı. Bu çok büyük bir adımdı. Erzurum’da verdiğim emekler yerini buluyordu yavaş yavaş. Tüm bunlara başlamamıza vesile olan ismi asla unutmuyoruz tabii ki.

Erasmus işlemlerimi başlatmak için rektörlüğe gittiğimde İtalya ile anlaşmanın yenilenmediğini, Çek Cumhuriyeti’nin Brno kentinde bir üniversite ile anlaşıldığı söylendi. Fazla sevindim, hemen hocamla paylaştım “Hokey oynarsın orada git” dedi. İşlemler başladı, hızlandı. Yavaştan kendimi hazırlıyordum. 43 gün vize bekledikten sonra nihayet Çek Cumhuriyeti’ne gitmek için her şey hazırdı.

Prag, hayallerimin şehri. Sonunda görebilecektim. Üstelik diğer ülkeleri de gezme şansım vardı. “Venedik” mesela. Nietzche Ağladığında’yı görebilecektim Viyana’da. Tüm bu hayallerle ve sıkıntılarla çıktım yola. Gitmeme iki gün kala Ankara’da ilk kez düzenlenen “Kaleci Antrenörü ve Kaleci Eğitim Semineri”ne katılmak zorunda kaldım. Ailemle son günlerimi geçiremedim. Sadece gitmeden önceki akşam dostlarımla oturdum ve evde valizimi hazırladım.

O kadar.

Prag’a üç saat rötarlı gittiğim için Brno otobüsünü kaçırmıştım. Ama yine de eğlenceli bir macera yaşadık tiyatrocu arkadaşımla. İngilizce bilmeyen insanlardan yol tarifi aldık, kaybolduk, yolumuzu bulduk, 3,5 saat otobüs terminalinde 1 saatte soğukta oturduk. Tuhaf insanlarla tanıştık. İlk günüm çok hızlı geçti. Sonra 02:30’da otobüse atlayıp Brno’ya geldik. Tiyatrocu arkadaşım yurduna gitti, bende bir taksiye atlayıp yurduma gittim. Amerikalı ev arkadaşım uyanıktı, sonradan da takip ettiğim üzere o hep uyanıktı.

İşin tuhaf yanı Prag havaalanında sopalarımı vermediler. Bize bir adres bırakın biz size göndereceğiz dediler. Bende sadece yurdun adını söyledim ve kendi adımı yazdım kağıda. Türkiye gibi düşündüm “Sopalar bir daha gelmez” Ama öyle olmadı. 3 gün sonra sopalar geldi. Onlara kavuşmak cidden mutlu etti beni. Sadece kask ile dolaşamazdım ortalıkta.

Derslerimdeki problemi halletmek için koordinatörüme gittim. Buz Hokeyi dersi almak istiyordum fakat dersin kredisi yoktu ve çekçeydi. Zor bir olay. Kredisiz bir ders, çekçe ve buz hokeyi. Olsun dedim. Buz hokeyi için geldim dedim ve dersi aldım. O dersin yanında 11 ders daha aldım. Toplamda 12 ders alıyordum. Squash, yoga, düzeltici egzersizler bla bla bla. Türkiye’de bir senede alınan ders sayısını burada bir dönemde almak zor. İmzalar atıldı, anlaşmalar yapıldı. Birbiriyle çakışan 4 ders olmak üzere 12 ders alıyordum.

Hayatımda olup bitenler bunlar gibi görünürken edebiyatla aramı gittikçe düzeltiyor, Siyah Kahve’de -kapanmadan önce- büyük ustalar tarafından büyük övgüler alıyordum. Başka edebiyat sitelerinde de yazmaya karar verdim, olan yazılarımı yayınladım. İnsanlar tarzımı ve bahsettiklerimi çok sevdiler. Daha sonra “Dünaydın Sevgilim” adlı seri yazıları kitaplaştırmayı düşündüm. Sonradan fikir değiştirip bu isimle bir kitap yazmaya karar verdim. Sayfalar birbirini kovaladı, kitap tüm hızıyla devam ediyor. Bir yayınevi ile görüştüm “Memnuniyetle” cevabından sonra daha bir gayretle yazdım. Sonraları K Dergi editörleri tarafından YTÜ’de bu kitabın tanıtımı yapıldı Türkiye’de insanlar merak içinde kitap tarihini sordular bana. Mayıs 2010 diyelim, öyle olsun. Yazmayı seviyorum, yazdıkça yazacağım.

İlk gittiğim ders Badminton idi. Elektronik kartla girilen salonlar, bire bir soyunma odaları, 24 saat sıcak su, hijyenik sabun ve şampuanlar, askılıklar, ayakkabılar için özel dolaplar, squash için ayrı bölmeler, badminton raketleri ve topları için bölümler. Başımı fazlasıyla döndürmeye yetti. Dersin ortalarına kadar hocayı hiç görmedim. Bir kenarda bizi izleyip not alıyormuş, bunu da arkadaşlarım söyledi. İnsanlar Beden Eğitimi bölümünü okumak için bir “özel yetenek” sınavına girmiyorlarmış. Zaten bu tip okulları sporcular ve spor adamları tercih ediyormuş. Bu enteresan bilgilerle ilk dersimi bitirdim.

İkinci gittiğim ders Corrective Exercises – Düzeltici egzersizler idi. 17 yıldır aktif spor yapıyorum ama hayatımda ilk kez bu kadar değişik egzersizler gördüm. Aynı adla veya farklı adlarla bir sürü ders aldık, bir sürü hocayla karşılaştık; antrenörlük seminerleri olsun, okul dersleri olsun birçok egzersiz gördük fakat gerçek anlamda ilk kez böyle ısınma ve egzersiz çeşitleri gördüm. Bilmem, belki de benim ayıbımdır.

Buz hokeyi dersi “Primer of Skating, Ice Hockey and Figure Skating” adı altında olduğu için ilk derse sopa götürmemek gibi bir hata yaptım. Kayma egzersizlerinin ardından yapılan buz hokeyi maçını kenardan izlemek gibi bir kötü duyguyla tanıştım. Fakat ertesi gün full malzeme ile derse çıktım. Buz hokeyi geçmişim fazla olmadığı için çok şey öğrendim derslerde. Sonra “Kaptan” ile tanıştım. Bir kulüple sadece antrenman yapmak istediğimi söyledim. O da “Kaptanı” olduğu kulüpte oynayabileceğimi söyledi. Aynı gün Kometa Brno’nun maçını izledim. -Brno’nun en büyük buz hokeyi takımı- Türkiye’de futbol tribünlerinde göremediğim ateşi, desteği bir buz hokeyi maçında görmek beni çok şaşırttı, aşık etti. Kometa’nın antrenmanlarına şahit olmak -fotoğrafsız ve videosuz- bunları not edip eve gelince tekrar etmek kısacası işim üzerine çalışmak beni çok mutlu etti. Sonra antrenmanlarım başladı. Ders sonraları 2 saat antrenman yapıyorduk. Biz takımda oynadığımız için derste sadece maçlara katılıyorduk. Hatta ilerleme kaydedişim hocanın da dikkatini çekmiş olmalı ki birçok hareketin doğurusunu “Turecko” yapıyor deyip bana yaptırıyordu. Sınıfta fazlasıyla iyi adam vardı. Öyle ki orta sahadan şut yarışları sopanın tersiyle pak sürme yarışları yapılıyordu. Antrenmanlar çok ağır geçiyordu benim için. 2 saatide dolu dolu çalışarak geçiriyorduk. Hazırlık maçlarında oynadım, sezon maçlarında oynadım. Toplamda 6 gol attım. 4th Line – (Holiday Line) olarak başlayan hokey maceram 2. line’a kadar yükseldi. Taktikler izledim, oyunun piçliklerini ağzım açık izledim.

Sonrasında staj peydah oldu. 8 gün boyunca 18 yaşaltı bir bayan buz hokeyi takımına teknik ve taktik olarak antrenörlük yaptım. Takımda bulunan 16 kızın yarısından fazlası benden iyi şut çekiyordu. Teknik antrenmanlarda hocamdan yardım aldım. Taktik antrenmanlarda kendi drillerimi uyguladım, beğenildi. 10’dan fazla drill uyguladım şimdi bir tanesi benim adımla hala uygulatılıyor. Buraya izimi bıraktım. Küçük bir kulüp dahi olsa, bir gün bu taktik yapıldığında hatırlanacak olmam büyük bir şeref benim için.

İşte tüm bunlar gerçekleşirken “-40 derecede insanları toplayıp üstümüze gülenlere rağmen antrenman yaptığım” günler aklıma geldi. Malzemeleri taşırken ellerimin parçalandığı, oluksuz patenlerle 2 maç çıkarttığımız günler geldi aklıma. Şimdi beden eğitimi adına da, spor yönetimi adına da, buz hokeyi ve diğer buz sporları adına da kolumda çok bilezik var.

Kısa tutmaya çalıştığım bu yazı benim başarı öykümdür.


Hayata attığım ilk adımın izidir.


Artı ve Eksilerimle.

mirfanK’10 `Prag´

Previous Older Entries