kış uykusu

bu yalnızlar içinde dermansız bir kalabalığım
zihnimde bir yere sabitliyorum yüzünü
yüzün acılarımın mezarlığı,
karanfil ektiğim dilinde neşter saklıyorsun artık,
biliyorum senin yüzünden uyanıyor her şey,
sus, söyleme sakın.

mirfanK’15
Reklamlar

gezegen

öyle bir yol ki,
metrekaresine adından bağımsız iki acı düşüyor.
bu ilkel bitkilerin arasında yürüdüğünden beri dünya en zehirli gezegen.
rüyalarda dahi ölçülmüyor artık bazı mesafeler,
ve bilirim ki masumiyetine sığındığın bi’ ayrılık daha var,
kirpiklerinin içinde
pusuda bekler.

fotoğraf: murathan özbek

mirfanK’15

Deniz Aşkı Ağlar

Balçık

Ne zaman kış gelse üşüyen denizleri düşünürüm, 

Balıklara üzülür; eriyen kar tanelerine gözyaşı yüzdürürüm.

Denizde boğulanlar cennete mi gömülüyor? Ben deniz olsam kimseyi boğamazdım herhalde. Yoksa yalnızca bir mevsimde hatırlanmak zoruma gider miydi? Yok yok, en iyisi kesin konuşmamak.
Fenerin aydınlattığı yerde zengin balıklar yaşar bana göre. Ben ilk denizle tanıştığımda kıyının en ıssız yerinde feneri aradım. Ha buldum mu? Tabii ki bulamadım. Aslında denizin büyüsü feneri unutturdu, çaktırmadım. Aradan yıllar geçti, denizi anlamaya çalıştım. Bazen berrak olabilmek için insanın pisliğini kıyıya bırakması gerekiyormuş, bunu denizden öğrendim. Yıllarca dışı güzel olan insanların bulanık olan içlerinde debelendim durdum, battıkça battım. İnsanın dibi görünüyorsa eğer muhakkak kıyısında çalı çırpı vardır. Deniz yalan söylemez.
Bazı denizleri melekler ağlıyor biliyorum. O yüzden bol tuzlu ve dalgalı oluyor. Bazı denizleri de kış mevsimi yapıyor. Birbirine hiç benzemeyen kar tanelerinin kavuştuğu yer oluyor deniz. Güneş sessizce giderken denizin bıraktığı ayaz kokusundan anlıyorum bunu. Abarttım değil mi? Adam sende.
Bir gün denizin biri bol küfürlü dalgalarıyla ceset kokuyordu. Kıyıda bıraktığı izler dağınık, iskeleye bıraktığı damlalar bir yaşı andırıyordu.

Bir gün deniz 

Aşkı ağlıyordu 

Ben 
Susturamadım. 



Fotoğraf: Murathan Özbek

mirfanK’11

giydirme hikayeleri – II

-duman-
(…) donmadan evvel elindekilere baktı kadın: donmaya elindekilerden başlayacaktı, iki ağaç tohumu, bi’ yarım kilim, siyah kaplı bi’ defter. o’na istediğini vermeyeceğim dedi ve bir daha inanmamak için tüm duvarlarını ördü. son hatırladığı birbiri ile yarışan iki damla gözyaşının gamzelerini ısıttığı idi. tebessümle ölen kaç kadın vardı ki? ilk kez bir şey yazıyordu, bu “son” onun yazdığı ilk ve son şey oldu. 

mirfanK’15

iksir

yanında bulduğum bu ölümsüzlük
başka bir deyişle kokun olmalı.
sırtım duvara değdiğinde tedirgin oluyorum,
hiç değilse dokunduğun bir beton olmalı diyorum
taş kesiliyor içim.

buralar fani,
ellerim kör, yanını arıyorum
kim benden fazla yaşıyor oralarda,
bilmiyorum.

mirfanK’15


Deniz Kabuğu [Karton Külleri]

Susakadın!

“Dalga gerçekten kumsaldan neleri götürür bilmiyorum. Tolstoy için her zaman cezbedici bir şey olmuştur sahilde yürümek. Bazen onun bu isteğini anlayabiliyorum. Denizyıldızı toplayan bir çocuğun Tolstoy için önemi neyse kumsalda bulduğu her taşı deniz kabuğu zanneden kızın dramı da benim için aynı.”
Deniz rahatlatıyor insanı. Ne kadar rüzgâr alırsa o kadar güçlü olur deniz evet. Rüzgârsız bir denizin durgunluğu dinlendiriyor insanı. Ama bugün deniz dalgalı, güçlü ve asi. Devasa yüklerle nasıl yaşıyor insan gerçekten anlam vermek zor. İnsan beyninde neleri büyütüyor, neleri öldürüyor kim bilir. Kendime bakıyorum beynimde koca bir aşk yapmışım kimsenin haberi olmadan hem de. “Kızım etrafından saklıyorsun kendine itiraf et bari” değil mi? Yok.
Yağmur başlarsa şaşırmam. Ne zaman rahatlamak için bir deniz bulsam kıskanır gökyüzü. Veya da ben böyle kandırıyorum kendimi. Yahu masmavi olsun her yer, hayallerimi yüzdüreyim bu mavilikte. Ben ne kadar düşlersem böyle bir huzur eşiğini mutlaka griye çalıyor hava. Yine öyle bir iklimde buldum denizi ama hayallerimi yüzdürmeden bırakmayacağım.
Hayata çalım atamıyorum, atsam da kaderi geçemiyorum. Bu yüzden bu maç hiç bitmiyor be deniz. Bu maçı kader belirliyor mutlaka ama sürpriz yapmak istiyorum artık. Düşlerimi bir gerçeğin dallarına bağlamak istiyorum. Dalgaların kumsaldan götürdüğü pislikler gibi benim de buna benzer bir arınmaya ihtiyacım var desem gülersin değil mi deniz? Gülme be.
Kabuğu soyulur mu denizin? Dalgaların bırakıp gittiği sen olamaz mısın? Bir günde bu denize senin daha büyük olduğunu söyleyeyim de o da köpürmesin! Mümkün değil. Parmak izlerimi bırakıyorum sahile, bilirsin dalgalarda gelip siliyor. Derler ki dalgalar sahile bırakacaklarını başka yerlerden toplarmış; başka birinin umutları, hayalleriymiş o kırıntılar. Benim kırıntılarımı hangi sahile taşıyor bilmiyorum ama gelen kırıntılar çok içli. 

Bir insanın elinden aşkını alamazsın. O seni sevse de avuçlardan sökülüp alınmaz aşk. Bugün bunu öğrendim. Tüm günahlar bana yazılıyor biliyorum. O uzakta kalsaydı, ben ona uzansaydım. O zaman büyüsü bozulmayacaktı aşkın. İnsan ne yaşarsa yaşasın kafasını ilk mutlu olduğu yere çeviriyormuş. Hayallerimi geri sarınca anladım. Topuklarıma kadar titresen de o başka birisine “aşk” demişse sen ona “beyaz” diyemezsin. Kararınca anladım. En zor vazgeçilen hayaller olsa da onun vazgeçilir bir yaratık olduğunu anlamak en zorudur. Onu öldürdüğümde anladım!
Evet, bugün bir kadını öldürüp sahile bıraktım. Ağzına da saçlarını doldurdum bir “sus payı” olarak. Dalgalar onun saçlarını götürecek, sahteliğini götürecek, bedenini temizleyecek ama gözlerine dokunmayacak.

Ben sahile âşık oldum bugün 

Sevdiğim kadını benden iyi gömdü!

                                  
                                                              …
Güneş doğsa gideceğim biliyorum. Ama doğmuyor güneş. Gökyüzü hep gri. Uğruna can verdiğim adam nerede bilmiyorum. Adam mı artık onu da bilmiyorum. Ama ben burada ölüyorum sanırım. Ağzıma dolan saçlar var, konuşamıyorum.

b e n 

ö l ü y o r u m .

mirfanK’11 ~hupkuru.

Kırık Kanat

kırık kanat
“Dertliyim, 

İçinden.”

Ö. Cihangir.
x ~ o ~ x
Dışarıdan nasıl göründüğümü bilmiyorum ama rüzgara karşı kanat çırpan kuşlar aptal görünür biliyorum. O misal, kanatlarım güçleniyor, sığ bir gökyüzüne uçuyorum. Bazen elimi sürdüğüm her şey “uğursuzluğumu” yüzüme çarpıyor gibi. Elektroniklerim bozuluyor, sehpanın ayağı canımı yakıyor, halının ucu beni görünce kıvrılıyor, çaydanlığın sapı ben gelince gevşiyor, dostlarım ise unutuyor beni tek tek.
Masmavi bir bulut şimdi gökyüzü. Anlamsız griliklerin içerisinde rüzgarın hızına aldırmadan ilerliyor. Dikkatli bakınca da dünyanın döndüğünü, hayatın devam ettiğini bildiriyor gibi. Dikkatli bakınca öyle. Ama bir süre sonra dikkatim de terk ediyor beni. Kırmızı ışıkta üzerime yürüyen arabalardan anlıyorum.
Parmağımda bağlılığı ve sonsuz sadakati simgeleyen bir alyans var. İnsanlara güvenmeyi öğretiyor bazen bu demir parçası. Bir zamanlar yaşadığım mutluluklar geliyor gözümün önüne; hayat kısa videolardan oluşuyor gibi, sanki moralim bozulduğunda seyretmek için anlık sevinçlerimi kayıt altına almışım gibi. O kadar kısa sürüyor ki, o ekşimsi tadı damağıma yapışıyor. Şimdi “neden” parmağımda bu yüzük diyorum, cevap –yok-.
İşten çıkarmak zorunda olduğum Sevil ablayı hatırlıyorum. Nereden düştü aklıma bilmiyorum, şu önümdeki çay bardağı anımsattı galiba. Onun sevinçlerine ve kederlerine ortak olmayı da özledim ben. Onun yaptığı işi iki tane sebilin yapacağına kanaat getiren idareciler ciğerini yakmıştı. Çıkış belgesini de ben imzalamıştım. İşte o günden sonra hiç lezzetli çay içmedim. Sevil abla evine para götüremiyor, Sevil abla kızına mavi yelekler alamıyor, Sevil abla sevilmiyor artık değil mi?
Çiçeklerini çok severdin, bazen çok kıskanırdım onları. Benden çok sevdiğini düşünürdüm, yıllık izninde annenlerin yanına giderken annemden rica etmiştin çiçeklerine bakmasını. Annem hastayken ben gidip bakardım, tek yaprağına bile dokunamazdım. Ne de olsa benden çok seviyordun. Şimdi oturduğum ağacın etrafında senin sevdiğin kış manolyaları var, ben hala dokunmaya kıyamıyorum.
Sana doğum günü hediyesi olarak aldığım beyaz golden artık griye çalıyor. Işıkların söndüğü gün onu bir durağa bırakmıştım. Bir aydır sabah akşam o durakta duruyor, bazıları yemeğini suyunu getiriyor her gün. Beni bekliyor biliyor musun? Eğilip onu sevenlerin dudaklarından okuyorum ettikleri küfürleri. Haklılar, bir köpek bile öyle terk edilip gidilmez. Haklılar.
Bazen isyan ediyorum. Keşke o yüzüğü sağ eline değil de hindular gibi sağ ayağının ikinci parmağına taksaydın da gitmeseydin. İçimi ezmeseydi sessizliğin, gözlerimin yerini unutmasaydım sensizlikte.
Gülüyor musun çaresizliğimi düşünüp? Yoksa eskisi gibi eğlenceli gelmiyor mu beni aciz görmek? İnan en çok yüzemeyen hayallerime acıdım. İlk onlar boğulup öldüler, bir umut yaşıyor içimde hala. Gururumu yediğim gece kurduğum hayaller yanık kokuyor.
Annemin benim yediğim yemeğin aynını yapıp sana gönderdiği günler oynuyor şimdi karşımda. O Erzurum soğuğunda elime yapışan tencereye inat karla, buzla savaşarak kapına koştuğum günler izleyicisiyle buluşuyor. Çok alkış topladı fedakarlıklarım, aslında bende alkışlayacağım ama ellerimi bulamıyorum, ellerim tuzla buz olmuş.
x ~ o ~ x

Bir ağacın altında hayatımı hayallerimden ayıklarken telefonum çaldı. Arayan annemdi:
-Aşk olsun oğlum neden söylemedin, çok sevindim. 
-Neye anne? 
-E barışmışsınız kuzum. 
-O nerden çıktı be anne? 
-Sabah izinli olduğunu biliyordum, Pınar’a uğradım, uyuyodur diye zili çalmadım, bendeki anahtarla girdim içeri ayakkabılıkta senin ayakkabılarını görünce hiç ses etmedim çıktım, çok sevindim, kavga etmeyin oğlumcum ne gerek var? 
-Haklısın annem.

“Haklısın anne” dedim ama 

“o ayakkabılar benim değildi” diyemedim. 

Üzerine titrediğin Pınar 

Başka bir Deniz’e akıyor

                                               diyemedim. 
Adı Deniz imiş anne! 
Onu da sonradan öğrendim.
mirfanK’

Previous Older Entries