Yalçın Tosun – Bir Nedene Sunuldum

bir albüm, bir kitap, bir film. büyük bir hevesle beklediğimiz şeylerin sayısı çok azaldı sanki. sayılar azalsa da hevesimden hiçbir şey kaybetmedim ben ve yalçın tosun bu hevesimi hiçbir zaman kursağımda bırakmadı. kâh karıştırdığım dergilerde bulduklarımla kâh birbirinden eşsiz kitaplarıyla yalçın tosun öykü dünyamıza inmiş, yaşayan en önemli öykücülerden birisi. okur olarak güzel bir yıl geçirdim ve son olarak 2015’in en iyi kitabını okudum.
beş bölümden oluşuyor -bir nedene sunuldum- ve her bölümde dört öykü var, bölüm geçişlerinde de soluğumuzu kesen alıntılar. lale müldür ile başlıyor kitap “ona kötü bir şey olsun istedim / bana âşık olsun istedim” bu kitapta herhangi bir öykünün kahramanı sizsiniz. bu yalnızca bana has bir duygu değil. bu kitabı okuyan çoğu kişiye göre bu böyle. ve kendinizi gördüğünüz öyküden diğer bir öyküye geçişiniz biraz çetrefilli. bu yüzden yalçın tosun sizi bir nedene sunarken biraz acıtıyor. 
“nice doğmamış heveslerin acemi katili”
peruk gibi hüzünlü’den sonra içime işleyen, idrak edebilmek için üzerine uzun uzun düşündüğüm cümlelerden birisi bu. 
“zavallılığın, diye geçiriyorum içimden, ne çok giysisi var.” cümlelerin altını çizme huyum yok benim. onun yerine not alabileceğim ayraçlardan kullanırım. bir kitap bittiğinde o kitaba dair tüm özlemlerimi o ayracı tekrar okuyarak gideririm. kalın harflerle bu cümle yazıyor ilk ayraçta. zavallılık. içimden “buraya da mı geldin?” diye soruyorum yalçın tosun’a. ve anlamını bilmediğim kelimeler. okudukça öğreniyorum. -ki yalçın tosun iyi bir öğreticidir.- 
yalçın tosun kitaplarından biriktirdiğim ayraçlar yeni cümlelere, yeni dokunuşlara gebe. 136 sayfalık bir kitaptan bahsediyorum, çabuk bitiyor. etkisi için aynı şeyi söyleyemem. 
geleceğe dair olan korkuları yazılmış bir halde bulmak başlı başına mucize. aylaklığımı -sığınaksız- adlı öyküden sonra katlayıp bir kenara kaldırdım. artık daha ferah bi’ dünyam var. kitaba dair konuşulacak çok şey var. bence kimse kimseyi dinlemesin. herkes okusun, kendini dinlesin.
Bir Nedene Sunuldum, Yalçın Tosun / Yapı Kredi Yayınları, 136s, 2015
Reklamlar

yol

kendime çıkmayan yolları adımlıyorum,
damarlarım buz,
biraz da mevsim gereği donuyor bakışlarım.
yollar her daim karanlık,
geri gitmiyor ayaklarım,
gözlerime inen perdenin ardından
gölgeni ezberliyorum.

fotoğraf: murathan özbek

mirfanK’15

Deniz Aşkı Ağlar

Balçık

Ne zaman kış gelse üşüyen denizleri düşünürüm, 

Balıklara üzülür; eriyen kar tanelerine gözyaşı yüzdürürüm.

Denizde boğulanlar cennete mi gömülüyor? Ben deniz olsam kimseyi boğamazdım herhalde. Yoksa yalnızca bir mevsimde hatırlanmak zoruma gider miydi? Yok yok, en iyisi kesin konuşmamak.
Fenerin aydınlattığı yerde zengin balıklar yaşar bana göre. Ben ilk denizle tanıştığımda kıyının en ıssız yerinde feneri aradım. Ha buldum mu? Tabii ki bulamadım. Aslında denizin büyüsü feneri unutturdu, çaktırmadım. Aradan yıllar geçti, denizi anlamaya çalıştım. Bazen berrak olabilmek için insanın pisliğini kıyıya bırakması gerekiyormuş, bunu denizden öğrendim. Yıllarca dışı güzel olan insanların bulanık olan içlerinde debelendim durdum, battıkça battım. İnsanın dibi görünüyorsa eğer muhakkak kıyısında çalı çırpı vardır. Deniz yalan söylemez.
Bazı denizleri melekler ağlıyor biliyorum. O yüzden bol tuzlu ve dalgalı oluyor. Bazı denizleri de kış mevsimi yapıyor. Birbirine hiç benzemeyen kar tanelerinin kavuştuğu yer oluyor deniz. Güneş sessizce giderken denizin bıraktığı ayaz kokusundan anlıyorum bunu. Abarttım değil mi? Adam sende.
Bir gün denizin biri bol küfürlü dalgalarıyla ceset kokuyordu. Kıyıda bıraktığı izler dağınık, iskeleye bıraktığı damlalar bir yaşı andırıyordu.

Bir gün deniz 

Aşkı ağlıyordu 

Ben 
Susturamadım. 



Fotoğraf: Murathan Özbek

mirfanK’11

Muamma

Bir hayal sofrası gibi şimdi mevsim. Sisli bir düşünce uyanıyor yıllardır uyuduğu gaflet uykusundan.
Ellerim seni düşününce titremiyor artık. Seni düşünürken sigarayı bıraktım. Ellerimin her titreyişinde aklıma geliyordun, şimdi aklımdan hiç çıkmayacaksın. Bunları yazarken de ellerim titriyor ama sebebini bilmiyorum. Seni çok özledim.
Daha fazla yazmak isterdim ama kartpostal bitiyor.
Seviyorum
Noracôv Keglær

10 Kasım 2009 – Viyana

mirfanK’09

Gülten Akın

şiirin annesi Gülten Akın göçtü bu dünyadan. şimdi tüm dizeler kadar öksüzüz. kulağımızda deli kızın türküsü, solumuz ise biraz eksik sevgi ile kalacak. hem öyle deme, biz şimdi çok içli ağlarız seni özlediğimizde. ah, cennet ne güzel şairlerle doldu, buralar artık çok yavan. mekanın cennet olsun ustam.

“yeni dostlar yeni rüzgârlar gelir geçer
yosun muydum kaya mıydım nasıl unuttular
kahredersin başın önüne düşer
düşerse beni unutma”

Dönence

d ö n e n c e
-1-
Süt dişlerimin çoğunu zeytin çekirdeklerine bağışladığım yıllarda apartmanın koridor boşluğunda o zamanın gündemine uygun, toplumsal mesajı bol piyesler düzenliyorduk. Bir de zamanın gündeme hâkim ilkokul çocukları olarak tamamı el yazması dergi çıkarıyorduk. Bu dergide yöresel yemek tarifleri, yöresel fıkralar, iki dergi arasına damgasını vurmuş siyasi olaylar, yeni doğan bebeklere isim önerileri gibi şeyler yer alıyordu. Daire daire dolaşıp abone topladığımız dergimizin kopya sayısı zamanın şartlarına göre oldukça iyiydi. Daha hayat bilgisi dersinin tam karşılığını bulamamışken çamurlu ellerimizle hayatın tozlu raylarına dokunuyorduk. Aşkı bile bilmiyorduk, o kadar yoksul, o kadar küçüktük.
İnsanlığın para karşısında değer kaybettiği o yıllarda sokaklar dilencilerle doluydu. “Allah rızası için […]” kelimesini ilk kez o sokaklarda duymuştum. Ayağının tekini katlamış bir kadın kucağında bebeğiyle yardım dileniyordu. Etrafta oluşan kalabalığın uğultusundan seçtiğim birkaç cümle ‘dini istismar, yalancı o, zabıta gelsin ayağa kalkar o hatta koşmaya başlar.’ hala zihnimde çalkalanır. İstismar kelimesini babam ‘insanları kandırmak’ olarak açıklamıştı bana, zabıta ise belediyede çalışan polismiş, en azından anlayabilmem için böyle tanımlamıştı. Sonra zabıta geldi, gerçekten de polise benziyordu, arabasında siren bile vardı. O sözde ayağı olmayan ve kucağında bebeği olan kadın kucağındaki kundağı fırlatıp kaçtı. Kundaktan okulun vitrininde duran, kızların uğruna saatlerce kavga ettiği oyuncak bebeklerden çıktı, hani şu yatırınca gözlerinin kapandığı, mavi gözlü bebekler. İstismar, sömürü ve bu anlama gelen daha birçok kelimeyi o gün orada, etkili bir örnekle öğrenmiştim. İnsanların kusurlarını kullanarak dinlerinden yakalayıp onlardan para dilenmek ve yine o insanların gözlerine baka baka bunun yalan olduğunu göstermek; para karşısında insanlığın değerini iyice ispatlar nitelikte idi. İlkokul 1. sınıftan beri öğretmenimizin yönlendirmeleri ile dönem dönem yardıma muhtaç insanlara destek için bir şeyler yapıyorduk. Bu bazen erzak, bazen onlar yararına düzenlediğimiz tiyatro, bazen de kıyafet oluyordu.
4. sınıfta başladığım güz tek basamaklı yaşlarımın bitişini kutladık. Artık büyüdüğüm için gururlanıyordum. O gün sokakta biraz daha oynamamama izin çıktı. Bu benim için toprağı daha fazla eşmek, ağaca tırmanıp saatlerce orada oyalanmak ve hoplaya zıplaya saatlerce şarkı söylemek demekti. Doğum günüm münasebetiyle normalinin üç katını aldığım harçlığımı o zamanki matematiğimle dondurmaya bölmüştüm, bademciklerimi şişirip beni 2-3 gün yatağa mahkûm edecek kadar dondurma alabiliyordum. Bir önceki gece kurduğum bu heyecan verici hayalleri gerçekleştirmek için erkenden sokağa çıktım. Oyuncak arabalarıma topraktan şehir ve yol yapıp gezdirdikten sonra toprağı eştim, üzerinde Arapça rakamların bulunduğu madeni para buldum. Gömü bulmuş gibi sevindim, sanki o para ile istediğim tüm çikolatalara sahip olacakmışım gibi hissettim. Apartmana doğru koşarken arka bahçeye yıllar önce diktiğimiz çam ağacının dibinde bir hareketlenme gördüm, paranın duyurusunu biraz erteleyip ağaca yöneldim: İlk bakışta 6 tane gördüğüm, toplamda 8 tane yavru kedi vardı. Bunlar apartman olarak farelere karşı beslediğimiz, renginden ötürü ‘bal’ dediğimiz kedinin yavrularıydı. Avucumdaki parayı cebime koydum, ellerimi pantolonumda temizledim ve yavru kedileri sevmeye başladım. Hayatımda ilk kez bu kadar cesur bir şekilde kedi seviyordum. Çoğu beyaz olan bu yavrular ben severken kaçmıyor aksine iyice paçalarıma sokuluyorlardı. Bir ara ‘bal’ geldi, uzaktan bizi izledi ve gitti. Yavru kedilere doyduktan sonra eve gittim, parayı annemlere verdim ama benim kadar heyecanlanmadılar. Annem çantasını istedi, cüzdanını çıkarıp parayı sürekli eski paraları sakladığı fermuarlı cebe attı. Elimi yüzümü yıkayıp balkona çıktım, ‘bal’ yavruların oradaydı ve anlamlandıramadığım bir hareketlilik ve ses kirliliği vardı. Çok geçmeden çıkan seslere annem geldi: ‘Aaa! Yavrularını boğuyor bal! Vah vah kim bilir kimden kıskandı.’ dedi. Belki annem konuşmaya devam edecekti fakat ben beklemeden balkondan çıktım, koşarak aşağı indim ve tüm gücümle arka bahçeye koştum. Çamın dibinde kan birikmişti, bembeyaz yavruların çoğu ölmüştü, geldiğimi gören bal kaçtı. Orada daha fazla duramadım. O gün dondurma da yemedim.
O dönem yardım kampanyasını annem başlatmıştı. Teyzemin isteği üzerine zeytin çekirdeği toplamaya başlamıştık. Aklıma yine kahvaltılarda dökülen dişlerim geldi. Babamın ‘doğanın kanunu’ dediği, bana göre katliam olan o şey, yani bir annenin yavrularını kıskanıp öldürmesinin etkisi geçtikten sonra sınıftaki 5-6 yakın arkadaşımdan her sabah kahvaltıda tükettikleri zeytinlerin çekirdeklerini istedim. Birkaç sabah sonra öğretmen bunları neden topladığımı sordu, ‘nedenini’ bilemediğim için cevap veremedim.
Kış çıkana kadar zeytin çekirdeği topladık. Ne arkadaşlarım, ne ben, ne de öğretmen bunu neden yaptığımız bilmiyorduk. Gerçi ben her gün anneme soruyordum fakat onun ‘bir amcaya lazım’ cevabı beni tatmin etmiyordu, ben de tatmin olamadığım için bu cevabı kimseyle paylaşmıyordum. Araya Kurban Bayramı tatili girdi, teyzemlerle buluştuk. Elini öpüp ders durumumu anlattıktan sonra sorduğum ilk şey ‘zeytin çekirdekleri’ oldu.
“İyi toplamışsınız aferin.” deyip başımı okşadı. Hala cevabımı alamamıştım. O gelene gidene bayram servisi yaparken annesine sadık bir kedi gibi, yok yok, ördek yavrusu gibi peşinde dolaştım. En sonunda mutfakta tek yakaladım. Bir taraftan bulaşık yıkıyor, bir taraftan da anlatıyordu.
“Oğlum bizim kapıcı Ahmet Efendi var, Allah uzun ömür versin, iki yıl önce eşini kaybetti. Eşi de bizim sitede temizliğe gelir üç beş bir şey kazanırdı. O vefat ettikten sonra Ahmet Efendi kızının okul masraflarını çıkarmak için ek iş yapmaya başladı. Yazın inşaatta çalışırken ikinci kattan düştü, kimse sahip çıkmadı, belden aşağısını kullanamıyor artık. Kızı da hem okuyor hem babasına bakıyor. Ahmet Efendi 4-5 aydır zeytin çekirdeklerinden tespih, çerçeve, biblo gibi şeyler yapıp satıyor, kızının okul masraflarını karşılıyor. Biz site yönetimiyle konuştuk, kapıcı dairesinde oturmaya devam edecekler, bakalım sözde belediye tekerlekli sandalye verecekti ama nerde. Ahmet Efendi onu da kendi alır bu azimle.”
Teyzem işini bitirip gittikten sonra uzun bir süre mutfakta tek başıma oturdum, tüylerim ürperdi. Demek her gün yüzüne bakmayıp attığımız o çekirdeklerden ev geçindiren insanlar varmış. O gece tüm aile teyzemlerde kaldık. Ertesi sabah erkenden uyanıp tekrar güzel kıyafetlerimizi giydik, kalabalık bir kahvaltı sofrasında bayramın tadını çıkardık. Uzun ve keyifli kahvaltının ardından sofra toplama işi biz küçüklere kaldı. Alışkanlıktan zeytin çekirdeklerini boş bir kutuya doldurdum. Sofrayı topladık, kahveler hazırlandı, büyükler misafir odasına geçip koyu bir sohbete daldılar. Onlar kahvelerini yudumlarken annemler bayram gezileri için hazırlandı. İlk ziyaretin Ahmet Efendi’nin hanesine olacağını duyduğumda zihnimde iki seçenek belirdi. Ya babamlara eşlik edecek, onların sohbetini dinleyecek ve kendimi büyük hissedecektim ya da annemlerle gidip aylardır topladığım yardımın karşılığını görecektim. Seçeneklerimin üzerinde fazla düşünmedim ve karar verdim. “Anne, ben de geliyorum.”
Annem, teyzem, yengem ve ben evden çıktık. Karanlık merdivenlerden apartmanın bodrum katına indik. Teyzem elektrik saatinin üzerinden anahtarı alıp kapıyı açtı. İçeriye tüm bayram neşesini gölgeleyecek bir sessizlik çökmüştü. Ayakkabılarımızı çıkarıp eve girdik, ben ayakkabıları düzeltirken annem beni bekledi. Girişin sol çaprazında kalan, kapısının altından ince bir ışık süzülen odaya doğru yürüdük. Annem elimi sıkıca tutuyordu. Teyzem zeytin çekirdeklerinin olduğu kutuyu elimden alıp mutfağa gitti, annem ve yengem odaya girdiler, ben teyzemin yanına gittim. Teyzem müthiş bir hızla zeytin çekirdeklerini yıkadı ve musluğun hemen arkasında duran bez ile kuruladı. Tezgâhın üzerine birbirlerine değmeyecek şekilde sıraladı, kurumaları için pencerenin önüne koydu ve mutfaktan ayrıldık. Odada bizi ne bekliyordu çok merak ediyordum. Sessiz ve seri adımlarla odaya girdik. İçeri girdiğimizde yatağın üzerinde Ahmet Efendi olması muhtemel bir adam oturuyordu, dizlerinin üzerinde battaniye vardı, onun hemen altında bir yer sofrası duruyordu. Sofranın üzerinde kitap, bitmek üzere olan iki kurşun kalem ve birkaç eski defter vardı.
Ahmet Efendi kirli sakallı, gözlerinin altında çukurlar olan burnunun üzerindeki gözlüğüyle teyzemi ve beni selamladı. Karşı kanepeye yönelecek oldum, teyzem sırtımdan küçükçe itekledi, gidip elini öptüm. Elleri çok yıpranmıştı, tüm parmakları şişmişti ve tırnaklarının arası yara gibiydi. İçim ürpermişti, hemen annemin yanına dönüp oturdum. Klasik bir bayram sohbeti başladı. Ahmet Efendi nemli gözleriyle az konuşuyor sürekli başını sallıyordu. Ben yer sofrasına dalmıştım. Hayatımda ilk kez o boyutta gördüğüm kurşun kalemlere şaşırmakla meşguldüm. Hayat Bilgisi kitabı çok eskiydi. Tahmin ediyorum ki benden üç sınıf üstte okuyan ağabeyimin kitabıydı. Defterlerin yazılmayan kısımlarında silik yazıları seçiyordum. Muhtemelen Ahmet Efendi’nin kızı bayram ödevlerini yapıyordu. Ayaklarımın biraz ucunda bir şey fark ettim. Sofranın altında o dilenci kadında gördüğüm bebeklerden vardı, Ahmet Efendi’nin kızının görünürde başka oyuncağı da yoktu. Buna üzülmüştüm. Ahmet Efendi: “Betül sizin üst komşulara çıktı bayram ziyaretine, sağ olsunlar yemek yapmışlar onları getirecek.” Dedi. O esnada yapılan konuşmaları zihnimden silmek için çok uğraştım. Başka bir şeyle oyalanmak adına yerdeki bebeği aldım. Kendime doğrulttuğumda gözleri açıldı. Masmavi gözleriyle sessizce bana bakıyordu. “Evlat, Betül’ün kızını mı uyandırdın?” dedi Ahmet Efendi. Biraz mahcup bir şekilde başımı salladım. “Emel Betül’ün tek arkadaşı, onunla çok eğleniyorlar. Kızı gibi bakıyor ona.” Dedi. Bu kadar konuşuyor olması beni çok utandırmıştı. Emel bebeği yerine bıraktım ve arkama yaslandım. “Eh, ziyaretin kısası makbuldür Ahmet Efendi, bir şeye ihtiyacın olursa haber etmen yeterli. Zeytinleri getirdim, camın önündeler, Allah kolaylık versin.” Dedi teyzem ve ışık hızıyla o evi terk ettik.
-2-
Aradan tam 14 yıl geçti. Arkadaş kurbanı olarak başladığım sigara iş ve ev hayatımı olumsuz etkilemeye başlamıştı. Arkadaşlarımızla karar aldık ve muhtelif zamanlara verilen randevular ile Sigara Bırakma Merkezi’ne gittik. Randevu günüm geldiğinde sigara illetinden kurtulmaya kararlı bir şekilde hastaneye gittim. Bir dizi kan ve nefes tahlili verdim. Sonuçların çıkmasını beklerken benimle birlikte randevusu olan insanlarla tanışıp güçlerimizi birleştirdik. Göz göre göre zehirlenmenin mantıksızlığını, bunu bir keyif olmadığını iyice idrak ettik ve sonuçlarımız ile birlikte doktorun odasının önüne, bekleme salonuna geçtik. İçeriden çıkan insanların yüzlerinde gördüğüm o ışık beni iyice umutlandırmıştı. Sıranın bana gelmesine yaklaşık on kişi vardı. O esnada beynimde beliren çocukluğumun neşesi, beni ılık düşlerin bulunduğu yemyeşil bir dünyaya taşıyordu. Ailemin ve çevremin karşı durduğu kötü yönümü kestirip atacaktım. Bundan iyi bir haber olamazdı. Sekreter adımı söylediğinde düşüncelerimden uyanıp doktorun odasına girdim. Doktor beni çok sıcak karşıladı, verdiğim karardan ötürü tebrik edip tahlillerimi rica etti.  O tahlillerimi incelerken ben göz ucuyla odayı süzdüm. Doktorun tam arkasında güzel işlemesi olan bir Atatürk resmi vardı, isimliği de aynı işlemeden yapılmış, üzerinde sert hatlarla  “Dr. Betül Ayhan” yazılmıştı. Doktor tahlilleri inceleyip fazla tiryaki olmadığımı, dilersem kısa zamanda bu illetten kurtulacağımı söyledi. Evli olup olmadığımı sordu, ben “nişanlıyım” deyince tebessümle “bakın sigara ilerde boşanmanıza bile sebep olabilir, yol yakınken bırakın.” diyerek ilacımı yazdı, izlekten bahsetti, kontrol tarihlerini not etti. Sigara bırakmanın bazen zor bir süreç olabileceğini söyledi. Bu esnada bazı başarı hikâyelerinin insana cesaret verdiğinden bahsetti. Gerçekten bu illetten kurtulan insanların hikâyeleri bana cesaret verebilirdi. Çünkü bu illete karşı açılan savaşta kazanılan her zafer bizlerin savaşmasını kolaylaştıracaktı. Bana yardımcı olacağına inandığı bir hikâyeyi anlatmak için izin istedi, “tabii, buyurun” dedim.
“Benim babam hiç sigara içmezdi, yani aktif kullanıcı değildi. Dertlendiğinde, sevindiğinde, arada arkadaşları ikram ettiğinde, bazen güzel bir yemeğin peşinde ayda yılda bir kez içerdi. Annemi kaybettiğimizde sigaraya kararlı bir şekilde başladı. Her gün en az bir paket sigara içiyordu. Hem beni okutmak için hem de evi geçindirebilmek için gece gündüz çalışıyordu. Bir gün iş kazasında belden aşağısını kaybetti. Tam 5 yıl günde üç paket sigara içti. Evde kendine ait bir odası vardı, orayı bir atölye haline getirmişti. Öyle zamanlar oluyordu ki içeriye girdiğimde, o ufacık odada dumandan babamı göremiyordum. Benim üniversiteye hazırlandığım sene beni dershaneye yazdırabilmek için sigarayı bıraktı. Zaten beni okutabilmek için atölye yaptığı odada zeytin çekirdeklerinden eşyalar yapıp satıyordu, bir de dershane masrafları çıkınca tek kararla sigarayı bıraktı.”
Doktor Betül gökyüzünde sıcak yerlere doğru yolculuğa çıkmış kuşlara bakıp hikâyesine devam ederken araya girip “o hikâyeyi biliyorum” demek istedim. Fakat gözlerinden süzülen yaşlar yarasını deşmememi öğütledi. Doktor gözlerindeki doluluk yüzünden konuşmaya devam edemedi, son olarak;
“Velhasıl; bırakın Kürşat Bey, doğmamış çocuklarınız için bırakın.” dedi.
-3-
O yıl sigarayı bıraktım. Ertesi yaz düğünümü yaptık. İş hayatımda büyük bir başarı kat ettim, kontrollerim başarılı geçiyordu ve duyduğum kadarıyla Betül Hanım artık cesaret vermesi için insanlara benim hikâyemi anlatıyordu. Aklımda tek soru vardı. “Ahmet Efendi yaşıyor mu?” bu soruyu Betül Hanım’a son randevumuzda sormalıydım. Her şeyi tamamen anlatma konusunda kararsızdım fakat o soruyu sormalıydım. Ay sonu geldi, son kontrolüm için hastaneye gittim. Randevu saatinden on dakika önce bekleme salonunda yerimi aldım. Oturduğum yerde sessizce gazete okuyordum, bir temizlik işçisinin ikazı ile irkildim. Üzerinde iş gereği turuncu kıyafetler olan temiz yüzlü bu bey elinde bazı evraklar ile benden yardım talep ediyordu. “Hastanede kalan lösemili çocuklarımız yararına dergi çıkartıyoruz, acaba yardım etmek ister misiniz?” diye sordu. Elindeki evrakları inceledim. Çocukların yaptığı resimler, yazdıkları şiirler, birkaç kısa öykü ve günlükler vardı. Daha fazlasını incelemeye yüreğim yetmedi, evrakları geri verdim. Çocukluğumun o neşesiyle var gücümle yardım yaptım. Betül Hanım’ın sekreteri geldi, görevliyle vedalaşıp sekreter hanımın yanına gittim. “Kürşat Bey hoş geldiniz, iletişim bilgileriniz olmadığı için size ulaşamadık. Betül Hanım evlilik iznine ayrıldı. Telefon ve adres bilgilerinizi bırakırsanız eğer izin dönüşü size haber veririz.” Bu son zamanlarda aldığım en güzel ikinci haberdi. En güzel haber ise eşim hamileydi. Baharda bana bir kız çocuğu armağan etti. Adını Emel koydum.

Fotoğraf: Murathan Özbek

mirfanK’12

giydirme hikayeleri – II

-duman-
(…) donmadan evvel elindekilere baktı kadın: donmaya elindekilerden başlayacaktı, iki ağaç tohumu, bi’ yarım kilim, siyah kaplı bi’ defter. o’na istediğini vermeyeceğim dedi ve bir daha inanmamak için tüm duvarlarını ördü. son hatırladığı birbiri ile yarışan iki damla gözyaşının gamzelerini ısıttığı idi. tebessümle ölen kaç kadın vardı ki? ilk kez bir şey yazıyordu, bu “son” onun yazdığı ilk ve son şey oldu. 

mirfanK’15

Previous Older Entries