Kalan

Bir yelken öyküsü yer ediyor zihnimde. Sanki öyle tanıştık onunla. Yelken vardı evet. Rüzgâr, deniz, gözleri, yelken. Hatırlıyorum. Gözlerinden geriye kalan her şeyi hatırlıyorum.

Değişken ruh halini yakalamaya çabaladım bir süre sonra vazgeçtim. Olur da bir halini yakalarsam o halinde kalacakmışım gibi hissettim. Oysa kaldığım bir adam vardı. Sert. Üslubu sert adam. Adamın adı neydi?

Bir gün O’nu çocukları severken gördüm. O gün ondan çok iyi bir baba olacağına inandım. Çocukları çok seviyor demiş miydim? Çocukları kıskandığımı kendime itiraf etmedim. Çünkü sevilmek istedim ben. Biraz.

Birkaç satır atlayarak birkaç saniye yutkunarak devam ettim: Vücudumun %80’i mantık. Onu ciddi düşünemiyorum. Sürekli değişken, sürekli neşeli. Hayatı ti’ye alıyor desem yanlış bir ifade olmaz. Çocuklar gibi sevilmek istedim. Sanki turbo sakızlarının kokusu vardı havada. Söylemesin istedim. Belli etsin istedim.

Vücudumun %70’i su.
Boğulsun mantığım!

x o x

Bir yıkılış yer ediyor zihnimde. Sanki zirveyi görmeden düşmüşüm gibi. Zirve vardı evet. Zirve, soğuk, bir başkası. Hatırlıyorum. Zirveden sonraki tüm düşüş hikayemi hatırlıyorum.

Ona dokunamıyorum. Bu aklına gelen ilk anlamıyla değil ama. Doğada bulunması imkansız bir çiçek o ve dikenleri çok sivri. Ne zaman ona yaklaşacak olsam avuçlarım kanadı. Ama ona sorsan yoktan yere uzak der. O yüzden sormayalım ona.

Kaldığı biri olmasaydı onu mutlu ederdim. Hatta şöyle söyleyebilirim, hayatımda en çok onu mutlu ederdim. Ben onun beni tanıdığı gibi değilim aslında. Ben en amiyane tabirle odasında ağlayan palyaço gibiyim. Tek derdim insanların değil onun mutluluğu.

Tepkisiz. Kalan zaman ona olmayan zamanı telafi etmem için yeterli. Kalan zaman kalmamız için var bence.

Vücüdumun %100’ü o.
Boğulsun yokluğun!

yazarın notu: kaldığın yerden git. kalmadığın yerden devam et kalmaya. kal. kalanda kalan sen kal. kimse bilmesin kaldığınızı ama kal. sandalda yalnızsın. arkanda kürek çektiğine inandığın şey kollarını göğsünde kavuşturmuş seni izliyor. küreğin birini o’na ver.

yazarın otu: sevdiğini söyle, yarın ölü doğabilir.

fotoğraf: Murathan Özbek

mirfanK’13
Reklamlar

Murathan Özbek – İn

Murathan Özbek “in” adlı fotoğraf sergisiyle 2012 yılını unutulmaz bir yıl olarak zihnimize kazıdı. Serginin afişinden tanıtım filmine kadar her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve kurgulanmış. Zaten ilk fotoğraftan son fotoğrafa kadar geçen süreyi ömürden düşmeliler bence. Murathan Özbek parmaklarının arasından dahi sızdırmadığı hayallerine sahip çıkan bir sanatçı.
İn’i yerinde görmelisiniz. Fotoğrafların her biri kendi başına bir sergi niteliğinde. İlk bakışta biraz büyük geliyor insanın gözüne ama sonra tartıyorsunuz ve bakıyorsunuz ki boyutları: düş x düş. Üstelik fotoğrafların ölümsüzlüğünü üstlenen insanlar fotoğrafın öyküsünü paylaşıyormuş. Sırf bu ayrıntı bile sergiyi benim için ulaşılmaz bir yüksekliğe koyuyor. 
Fotoğraflara konan adlar yaşanmışlık kokuyor:
Ben gezi sırama göre notlar aldım ve dilim tutulduğu için Murathan’a o soruları soramadım.
  1. Büyük Albüm – Taşıyamadığım [o soru: ilk düşen kimdi geçmişten?]
  2. Beraber – Yaşayamadığım [o soru: sahi, çocukluğun bıraksa gider misin?]
  3. Boşa Kürek – Sona Eremediğim [o soru: zaman dolduğunda yerimiz hazır mı -orada?-]
  4. Dürtü – Söz Geçiremediğim [o soru: gömdün diyelim, ya ölmezse? süpürgene bindin diyelim, ya gitmezse?]
  5. Dünya – Arınamadığım [o soru: senin yıkandıkların o’nu ıslatır mı? şemsiye gerçekte kimde kaldı?]
  6. Koza – Çıkmak İstemediğim [o soru: büyüdüğünde sıyrılamadığın şey sadece kabuğun mu? melekliğin o kadar beyaz mı hâlâ?]
  7. Ben mi? Anlayamadığım [o soru: şimdi güzel güzel gömsünler mi seni?]
  8. Bile Bile – Aldırmadığım [o soru: o’na giderken başkasını öldürüyorsun, hızlı mı gitmelisin?]
  9. Doğru Adam – Buluşamadığım [o soru: sen birine huzurla uyandığında başkaları hayatından -uykuyu- çıkarıyor mu?]
  10. Duvar Ustası – Yıkamadığım [o soru: Atay diyor ki: “iyi şeyler birdenbire olur bu kadar bekletmez insanı.” duvarlar kötü mü ki yavaşça örüyor dünyayı?]
  11. Oyun – Dönemediğim [o soru: kadım bazen unutuyor büyüdüğünü arada saçlarından çekmeli miyim?]  
  12. Başkası – Ele Veremediğim [o soru: kimsin sen düşümde dolaşan?]

“Ben mi? Anlayamadığım” önünde uzun uzun konuştuk. O ara ölüm geldi aklıma ama Murathan’ın ölü halini düşünemedim. Çünkü o asla ölmeyeceğini o gün orada kanıtladı bize, bana. O belki ölümden korkuyor ama ölümün ondan korktuğuna eminim. 
Ben sorularımla öldüm orada. Cevapları duyacak kadar ömrüm kalmadı. “İn” hepimizin! Ne mutlu, ne âlâ!
mirfanK’12

Murathan Özbek – İn

Murathan Özbek “in” adlı fotoğraf sergisiyle 2012 yılını unutulmaz bir yıl olarak zihnimize kazıdı. Serginin afişinden tanıtım filmine kadar her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve kurgulanmış. Zaten ilk fotoğraftan son fotoğrafa kadar geçen süreyi ömürden düşmeliler bence. Murathan Özbek parmaklarının arasından dahi sızdırmadığı hayallerine sahip çıkan bir sanatçı.
İn’i yerinde görmelisiniz. Fotoğrafların her biri kendi başına bir sergi niteliğinde. İlk bakışta biraz büyük geliyor insanın gözüne ama sonra tartıyorsunuz ve bakıyorsunuz ki boyutları: düş x düş. Üstelik fotoğrafların ölümsüzlüğünü üstlenen insanlar fotoğrafın öyküsünü paylaşıyormuş. Sırf bu ayrıntı bile sergiyi benim için ulaşılmaz bir yüksekliğe koyuyor. 
Fotoğraflara konan adlar yaşanmışlık kokuyor:
Ben gezi sırama göre notlar aldım ve dilim tutulduğu için Murathan’a o soruları soramadım.
  1. Büyük Albüm – Taşıyamadığım [o soru: ilk düşen kimdi geçmişten?]
  2. Beraber – Yaşayamadığım [o soru: sahi, çocukluğun bıraksa gider misin?]
  3. Boşa Kürek – Sona Eremediğim [o soru: zaman dolduğunda yerimiz hazır mı -orada?-]
  4. Dürtü – Söz Geçiremediğim [o soru: gömdün diyelim, ya ölmezse? süpürgene bindin diyelim, ya gitmezse?]
  5. Dünya – Arınamadığım [o soru: senin yıkandıkların o’nu ıslatır mı? şemsiye gerçekte kimde kaldı?]
  6. Koza – Çıkmak İstemediğim [o soru: büyüdüğünde sıyrılamadığın şey sadece kabuğun mu? melekliğin o kadar beyaz mı hâlâ?]
  7. Ben mi? Anlayamadığım [o soru: şimdi güzel güzel gömsünler mi seni?]
  8. Bile Bile – Aldırmadığım [o soru: o’na giderken başkasını öldürüyorsun, hızlı mı gitmelisin?]
  9. Doğru Adam – Buluşamadığım [o soru: sen birine huzurla uyandığında başkaları hayatından -uykuyu- çıkarıyor mu?]
  10. Duvar Ustası – Yıkamadığım [o soru: Atay diyor ki: “iyi şeyler birdenbire olur bu kadar bekletmez insanı.” duvarlar kötü mü ki yavaşça örüyor dünyayı?]
  11. Oyun – Dönemediğim [o soru: kadım bazen unutuyor büyüdüğünü arada saçlarından çekmeli miyim?]  
  12. Başkası – Ele Veremediğim [o soru: kimsin sen düşümde dolaşan?]

“Ben mi? Anlayamadığım” önünde uzun uzun konuştuk. O ara ölüm geldi aklıma ama Murathan’ın ölü halini düşünemedim. Çünkü o asla ölmeyeceğini o gün orada kanıtladı bize, bana. O belki ölümden korkuyor ama ölümün ondan korktuğuna eminim. 
Ben sorularımla öldüm orada. Cevapları duyacak kadar ömrüm kalmadı. “İn” hepimizin! Ne mutlu, ne âlâ!
mirfanK’12

Murathan Özbek – İn

[…] bir tüneldeyim; yıllardır mahkûmu olduğum “görünen ben” hapishanesinden kaçıyorum bir süreliğine daha. başka tıkırtılar da duyuyorum. tüneli ben kazmadım; kazılmıştı çoktan. ben sadece indim.

Açılış: 2 Kasım 2012 Cuma @ The Hall Beyoğlu – 20:30

Sergi: 3 Kasım 2012 – 2 Ocak 2013 @ Gama Gallery Beyoğlu

Murathan Özbek – İn

[…] bir tüneldeyim; yıllardır mahkûmu olduğum “görünen ben” hapishanesinden kaçıyorum bir süreliğine daha. başka tıkırtılar da duyuyorum. tüneli ben kazmadım; kazılmıştı çoktan. ben sadece indim.

Açılış: 2 Kasım 2012 Cuma @ The Hall Beyoğlu – 20:30

Sergi: 3 Kasım 2012 – 2 Ocak 2013 @ Gama Gallery Beyoğlu

Tanımsız

t a n ı m s ı z
Sokaklar kalabalıklaşıp güneş dağların ardına sığındığında genç adam bardan içeri girip yüksek masalardan birine oturdu. Cebinden bir deste mektup çıkarıp okumaya, bir taraftan da kilise defterini andıran bir deftere yazmaya başladı. Sürekli hareket halindeydi, dönüp diğer masalara baktım, tıpkı benim gibi, oranın müdavimi insanlarla dolu mekânda hemen hemen herkes onu izliyordu. Bir süre sonra masaya büyük bir şişe şarap ve iki kadeh geldi. Genç adam her şeyi bırakıp şarabıyla ilgilendi. Deprem oldu. Bar yine olduğundan fazla hissettirdi bu depremi. Birkaç avize biz dışarı kaçarken büyük bir gürültüyle yere düştü, tüm bu seslemeler depremin şiddetini –bize göre- artırıyordu. Apar topar dışarıya kaçtık, kendi aramızda istişare yaptık, son yıllarda karların erimesinin ardından gelen depremlerin en şiddetlisi kuşkusuz buydu. Ortalık durulduğunda tekrar bir sallantının olmayacağı inancıyla içeri girdik. Ben masama yöneldim, avizelerden birisi masamın hemen yanına düştüğü için oturamadım, aradan biraz zaman geçti, genç adam ortalıkta yoktu, masasında defteri ve mektupları olduğu gibi duruyordu. Tokuşturduğu sahipsiz kadeh sallantıyla devrilmiş, bazı mektupları kana bulamıştı. Birkaç kadeh daha içip üzerime vazife olmayan şeyleri kurcalama cesaretini kendimde bulunca genç adamın masasına geçtim ve defterini alıp okumaya başladım:

[…] Bu yıl da gelmedin, ben sana söz verdiğim gibi her yıl, güneş kilisenin çanını parlatırken buraya geldim ve sen, geniş eteğini savura savura gelmediğin her saat ucu körelmiş bir falçatayla sol yanımı doğradılar. Bu nasıl bir şey bilir misin? Sensizliği kavrayamıyorum; mantığım, bizi yarım bırakmanı anlamlandıramıyor. Şarabın sahipsiz; bu mekân sensiz soğuk, yoksul, sakat. Ama ihanet.
Tüm bunlardan haberin yok tabii, biliyorum. Hem haberin olsa gitmezdin değil mi? Yahut gelirdin. Sen ikisinden de biraz biraz yaptın. Biraz geldin, biraz gittin. Şimdi sen yaşıyorsun. Üstelik ağzında ayrılığın ekşi tadı da yok, hem ihanetten kim ölmüş ki? Ben bedeni kusursuz kuşatılmış bir ölüyüm. Ruhum eskiden limon bahçesi olan bir çölde ekşiyor. Boş ver; sadakat kimi yaşatmış ki? […]

Keşke okumasaydım.

Fotoğraf: Murathan Özbek

mirfanK’12

Bütün

bütün
Kirpiklerimde titreyen yaşlar ve sıcağa meydan okuyan bir eda ile yollara düştüm. Gamzelerimin damarları çekiliyor, hissediyorum. Yakınlarda bir şey seni andırıyor olmalı. Benim yüreğim sebepsiz yere koşmaz ki. Giderken hangi rüzgâra emanet etmiştin kokunu? Kaç zamandır kokunla besleniyorum biliyor musun? Ruhumun yakıtıydı boynundan esen rüzgâr, işte bu öyle bir sensizlik ki burnumdan soluyorum. İşte bu öyle bir sensizlik ki yakıtım bitti, düşüşe geçiyorum.

Ulanmış bir kuzu gibi geziyorum boş sokaklarda. Sanki üzerime iliştirilen deri benim değil ama sen beni kokumdan bulup emzirecekmişsin gibi. Ulanmış bir kuzu gibi sessiz yürüyorum. Herkes ‘aşk’ diye haykırırken ben ölen seni susuyorum. Çünkü ben aşk dediğimde herkes senden geriye sayıp saklanıyor.

Güneş çıplak ayaklarıyla üzerimde yürümeye başladı, her tarafım yanıyor. Sen bu sokaklarda amaçsız yürümenin ne demek olduğunu bilir misin? Zamana aldırmadan, sana kavuşma acelesinden mahrum, yalın ve güçsüz yürümek ne demek bir fikrin var mı? Şu sokağın göbeğinde kahve falı baktıranlar kadar çaresizim şimdi, belki de daha beteri. Kimse önümde bir yoldan bahsetmiyor. Kısmet kelimesi benim için bir kaçış yolu, kalp yalnızca bir organ –yalnız bir organ- sensizlik ise fincanımın dibi; yoğun, bütün, ağır.

İşte sokağın sonu, kulaklarımda Türkçe’nin en çirkin kelimesi yankılanıyor: “hoşça kal.”

Uzaktan seçtim seni; ilk boynuma atladığın yerdesin. Orada oturuyorsun, yanındakinin boynuna gömülmüş başın. İşte ‘bizim’ deyip sahiplendiğimiz demir masa. Üzerinde aynı şeyler var; beyaz hırka, kahverengi etek ve yüzünde aynı tebessüm. Senli dünyam fire veriyor. O dünyadan kopup giden her şey çaresizliğime pelesenk oluyor.

Aynı yer, aynı gülüş, aynı oturuş; yanında biri var farkındasın değil mi? Birisi sol yanında, yanın olma hevesinde hissediyorsun değil mi? Ve o birisi ben değilim, biliyorsun değil mi? Bil istedim.

Fotoğraf: Murathan Özbek

mirfanK’12

Previous Older Entries